26 Nisan 2015 Pazar

Harf Meselesi

Doğanın üslubu intihara aykırı. Cansever hangi otelde attı ağzına son karanfili?
Şaşırdım gidiyorum bir beyaz yola doğru. Bu günlerde herşey temiz, herşey yolunda.

Sormaz mısın bana nedendir bu patolojik sarhoşluk? Her bitki içime doğru büyüyor artık.
Geberemiyorum sevgiden, susamıyorum çaresizlikten.

Uzun zaman evvel büyüdüm. Büyüdüm de babamın elini öptüm.
Eline doğru ezbere kondurduğum dudaklarımdaki tükürük damarlarındaki kandan geçti gitti; o ve ben artık akraba bile olmuş olabiliriz.

Devrik cümleleri sevdim. Devrik aşklarını sevemedim bir türlü. ''K'' harfinin yerine ''M'' gelseydi, herşey farklı olurdu belki.

Ben sana koştum. Sana doğru. Sana bakarak. Seni susarak. Sensiz kalarak.

Çok koştum bak bacaklarım titriyor şişmanlıktan. Ben koştukça şişmanladım. Şiştim, şiştim, içine sığamadım. Artık beni kucaklayacak ellerin yok.

Gittin. Çok gittin. Hep gittin. Herkesin herkesi gitmişti oysa. Kimi toprak altına, kimi Küba'nın herhangi bir sokağına. Ben o sokaklarda çok anı biriktirdim M. Fakat hiç gitmedim. Senden bir adım öteye ulaşamadım.

Sen belki şimdi Hakkari'de bir portakal ağacının dalısın, belki de karının mezarının başında ölmek üzere olan bir ihtiyar delikanlısın.

Kimse seni bilmeyecek, ne de hazin hikayeni. Doyasıya yaşa, herkesi ardında bırakarak; bombadan parçalanmaz ise şayet beynin, bir hikaye bırakarak insanlara.





Gidenin Ardından


Sen çok seyrek haksız çıkardın, çünkü az konuşurdun.
Az konuşurdun, çünkü çok düşünürdün.
Düşündüğünde de dinler, bakardın.

Çok okurdun, fakat az yazardın.
Gülümsemek için elinden geleni yapardın, sonrasında kendini zorladığın için kendine kızardın.
Göz yaşı dökerken seni avutanlara utancından bakamazdın.

Hiç asansöre binmezdin.
Ve hiç araba kullanmazdın.
Asansörü yaşamak için acele edenlere, arabayı uzun yola çıkanlara bırakırdın.

Az sorumluluk alır, az çalışırdın.
Kendine mektup yazar, yine kendinden cevap beklerdin.
Paylaşmaktan korkardın, çünkü derinlerinde yatan bir yara seni kurduğun her cümlede dürterdi.

Çok sigara içmene rağmen, tütün sarmasını bilmezdin.
Her şarabın tadına bakmış olsan da, isimlerini ezberlemeye üşenirdin.
Nasıl olduğunu soranları, kadeh kaldırarak sustururdun.

Geceleri içmeden evvel, tükenmez kalemlerini bir kutunun içine kilitlerdin.
Sokaktan çekindiğin için, odandaki duvarları boyardın.
Sarhoş olup yazılar yazar, ertesi gün hepsini silerdin.

Kendini tekrarlamaktan korkar, fakat hep aynı iki mısrayı söylerdin.
Yazarların hayatlarından çok, çevirmenlerinki seni ilgilendirirdi.
Ölmüş bir yazardan ziyade, kitabı çevirenin ölümü seni etkilerdi.

Sen hiç dans etmezdin, hep dans edenleri izlerdin.
Fakat çok yüzerdin, çünkü annenin karnını özlerdin.

Sen beni hiç bilmezdin, ben seni uzaktan seyrederdim.

Reenkarnasyon

Saniyelerin duvardan bir bir döküldüğünü görüyorum. Sayıklıyorum. Her hasta sayıklar. Daha önce hiç işitmediğim sözleri son nefeslerimle odanın içine kusuyorum. Nerede olduğumu bilmiyorum. Buraya daha önce de gelmiş olabilirim. Ellerimi henüz bağlamamışlar ve ben Düşünen Adam’ın bacaklarına sarılıp ondan af dilemek için odadan çıkmaya çalışıyorum. Kapı yok. Ben mi görmüyorum? Siz mi sormuyorsunuz? Kapı yok ve çok duvar var. Dörtten fazla duvar sayıyorum. Belki yedi belki sekiz.

Geçmişe bakıyorum. Hemen sağımdaki dar, çatlak duvara. İsyan etmeye bile üşenmiş silik bir kadından başka hiçbir şey ifade etmeyen yüz hatlarım. Bu odada kurulacak çok cümlem var. Yazmazsam unuturum diyorum. Kalemim yok. Aklımın yarısı uykuda. Sayıklıyorum. Sayıkladıklarımı yazmak istiyorum. Yazmazsam bir süre sonra düşünememeye başlayacağımı hissediyorum. Düşünen Adam’ı akıl hastanesine dikenleri düşünürken, düşünmek için illa hasta mı olmak gerek, diyorum. 

Aynı avuntular, aynı dilekler. Sahtekarlığı basacak mürekkebim kalmadı diyorum. Soruyor musunuz? Yazılacak ne çok cümle vardı buraya düşmeden evvel. Sakin miyim, sakin kalabilir miyim bilmiyorum. Yerime yazacak çok insan olacaktır biliyorum. Ve kafiyeli sözcükleri basacak büyük yayınevleri. Çok satacak, hep satacak. Unutulma korkusundan, tanınma arzusundan kitapçılarda adları belirecek günü birlik adamlar. Neden? Öldükten sonra geride bir isim bırakabilmek için. Birkaç gün içinde gireceğim mezarın taşında beş harfli ismimi ne yapacağım bana neden sorulmuyor?

Yalnızlığı kendine yaşam tarzı bellemiş aklımı ameliyat etmek isteyen beyaz yakalı adamların odanın tavan arasından iri gözleriyle bana baktıklarını fark ediyorum. Kobay olarak önlerinde güzel bir örnek olmuş olabilirim. Kendimi ayrıcalıklı hissediyorum; hayatta ilk ve son kez bir şeyi başarabilmiş olma duygusu... Iskaladığım hayatımın insanlık için başarılı bir tedavi yöntemi olabilmesini diliyorum. Gülümsüyorum. Bu son tebessümüm oluyor.

Derken, dünyanın öteki ucunda...

Ellerim uyuşuyor, parmaklarım yanıyor, suratım kanlar içinde... Bir önceki hayatıma veda edip yeni annemin sancılarının bir ürünü olarak daha sonra hiç görmeyeceğim bir adamın kollarına doğru doğuyorum.

Aklımı suya sokup çıkartıyor bir hemşire, ve kulağıma şu cümleyi fısıldıyor: ''Hayatın bir roman olmayacak fakat sen hep başka romanları hayatına sokacaksın.'' 

Ağlıyorum.

Kabuk Bağlayan Ruhi Bey

Ruhi Bey ben ne yapıyorum Ruhi Bey!
Size sormadan yazıyorum affedin beni Ruhi Bey. Bu mektup eşinizin eline geçmesin Ruhi Bey.

Kendimi kapatıyorum alamadığım sorumluluklara karşın, üstüne bir de sizinkilere musallat oluyorum; hayatınızı karıştırmak değil amacım, ben sadece kendi yolumu kaybettim Ruhi Bey. Domates pazarlığı değil bu Ruhi Bey, o domatesler hiç ağlamaz Ruhi Bey, hem duyguların pazarlığı olmaz -dengesizliğimi mazur görün- ben ne yapıyorum Ruhi Bey! Bir domates ile kendimi karşılaştırıyorum ve utanmadan size yazıyorum Ruhi Bey. 

Ne zaman kaybolduğumu hatırlıyor musunuz içimde hapsolan Ruhi Bey, ve beni terk edişinizi  -o gün sabahtan akşama kadar içtim diye- küfürlerle dolu bir önceki mektubumu okur okumaz benden gidişiniz size hangi rengi anımsatıyor Ruhi Bey? Siz hep kahverengi oldunuz Ruhi Bey, Hindistan'daki o filin kabuk bağlamış sırtı gibi. Siz artık kabuk bağladınız kalbimde Ruhi Bey ve ben sizi kazıdıkça daha da çok kanayarak bedenime renk kattınız. Kırmızı da güzel renktir Ruhi Bey, eksik olmayınız Ruhi Bey.

Çaresizim Ruhi Bey. Ve bu çaresizliğime aşığım. Melodram ile melodi neden birbirine bu kadar yakın kelimeler hiç aklınıza getirdiniz mi Ruhi Bey? Ben de getirmedim. Eşiniz görmesin bu mektubu Ruhi Bey. Ben yalnızca size son defa yazabilmek istedim, parmaklarımı kırıp denize atmadan evvel. 

Hayat geçiyor ve ben mutsuzum Ruhi Bey. Artık ölmeye yakın bir yerlerde son valsimi yapıyorum, unutulmak korkusunu bile taşımadan Ruhi Bey. Ben sizi evvel zamanlar içinde tanımıştım -eşinize söylemeyin ama- aynı dili konuştuğumuz için sizi çok sevmiştim Ruhi Bey.

Ben hiç doğru olmadım Ruhi Bey. Ve de hiç doğurmadım. Dünyaya neden geldiğimi bilmiyorum Ruhi Bey, burada herkes doğuruyor Ruhi Bey. 

Ben düşüncelerimi bile aklımda tutamazken, insanlar pi sayısının küsüratlarından beste yapıp sayıları piyanoda ezbere çalıyorlardı Ruhi Bey. Siz hiç bir sayının notaya dökülüşündeki zekayı bende hissedebildiniz mi Ruhi Bey? Cevabı içime doğru söyleyin, duymasınlar Ruhi Bey.

Adınızı hiç sesli anmadım, ama yazdığım her iki kelimeden bir tanesi hep sizin adınız oldu Ruhi Bey. Okuyanlar bana hep deli gözüyle bakarken, ben zaten deli doğduğumu düşündüm Ruhi Bey.

Uzaylıları başka gezegenlerde ararken kendi içimizdeki uzayı unuttuk, değersizleştirdik Ruhi Bey. Gökyüzüne doğru kaldırdığımız gözlerimizle kendi kalplerimize bakamadık. 

Aşklar dönüştü Ruhi Bey. Artık kimse kimseyi sevmiyor çünkü hepimiz kendi çaresizliğimizi yücelttik Ruhi Bey. Anlık mutluluklara güven olmuyor, biz de mutsuzluklarımıza sığınıyoruz Ruhi Bey. Ne hikmetse onlar bizi hiç terk etmiyor.

Boğuluyorum Ruhi Bey, artık son nefeslerimi alıyorum fakat onları bile veremiyorum Ruhi Bey. Ne olur bu mektubu eşiniz görmesin.



Ben çok kalp kırdım Ruhi Bey. Çünkü çok insan tanıdım. Eşiniz beni tanımasın Ruhi Bey, onun kalbi kırılmasın.