25 Şubat 2014 Salı

À toi

Crois-tu au destin, ou dessinons-nous le notre?

J'étais une chercheuse et je le suis encore sans doute; jamais à travers les gens mais toujours dans le ciel et dans les livres. Ces deux miracles ne m'ont jamais quitté. Je me souviens de t'avoir écouté un jour au bord de la mer, me dire qu'à chaque fois que tu regardais le ciel, tu pensais à moi, et que tu essayais d'imaginer à quoi pouvais-je ressembler sans savoir qui j'étais et ou j'étais.

J'ai eu des amis, et des moments que j'ai du enterrer au fond des océans froids et profonds, sans savoir que je ne pourrais plus sortir de cet éternité glacial.

Mon univers se formait du ciel et de la mer; ils me suffisaient pour imaginer, et imaginer me fournissait la liberté.

J'ai écris, comme le dit Coelho, pour hurler en silence.

Mais une nuit de Septembre, mes yeux ont croisé les tiens, mes mains ont serré les tiennes, mon corps s'est tenu contre le tien... Sais-tu que ma vie ressemblait exactement à ta façon d'exister? Une profonde solitude regnait mes jours et nuits, sans que tu le saches, je pensais à toi; sans te connaitre, je pouvais sentir ton odeur; sans te parler, je pouvais t'entendre me souhaiter bonne nuit chaque fois avant de m'endormir.

J'ai entendu parler de toi à travers mon sang, d'ou je viens d'apprendre la définition de l'amour et de la jalousie, moi qui me croyais vivre un amour de coutume depuis ma jeunesse. J'avais peur de rester moi-meme, sans doute, toi pareil.

Tu as fais de notre destin un amour infinie et absolue, et sans aucun regret, tu m'as donné ta vie pour faire un unité et non juste un union avec la mienne.

Je sens le paradis s'ouvrir à mes pieds.

Et les mots ne suffisent pas à réciter mon amour; restons, juste toi et moi, dans ce bleu éternel, et reprenons tout ce qui nous a été arraché des mains, lèvres à lèvres, jusqu'à l'étérnité.

Et cette courte première lettre d'amour est dédié juste à toi,
Toi, que j'aimerais toujours comme les nuits de Septembre...


24 Şubat 2014 Pazartesi

Cezaevi Oyunu

Seninle hiç yoktan oyunlar, tebessümler var ettik.

Kapalı görüş odasında, demir parmaklık demeye bile dilimin varmadığı minik minik örülmüş tel örgülerin ardından göz göze gelebilmeyi denedik.
Migreni olmayan insanı migren eden türden bir mide bulantısına sebep oluyor milimetrik karelerin ötesinden insan yüzü aramak. Hele ki o yüz bir baba yüzüyse...

Bugün kapalı görüş günü. Yani sana dokunmak, seni koklamak, avuçlarımı avuçlarının içerisine yerleştirmek, başımı omuzuna koymak, sesini olduğu gibi duyabilmek, yasak.

Pis bir camın ardından bile olsa sana bakmaya doyamayacağım 45 dakikanın peşinden sürükleniyorum. Fakat hiçbir görüş bu dakikalarla sınırlı kalmıyor. Öncesi, ve sonrası var, hepsi de seninle dolu.

Odada, küçük bir avluya açılan beyaza boyalı bir pencere var. O küf tutmuş pencereyi açıyorum. Karşı tarafı görmek neredeyse imkansız; hareket halindeki karartının tek sıra halinde yürüyen adamlar olduğunu düşünüyorum; kiminin elinde sazı, kiminin elinde kağıt kalem, bir zincirli kapıdan bir ötekine gitmeye çabalıyorlar.

Kulağıma uğultular geliyor. O seslerin arasından senin sesini bulmaya çalışıyorum.

Kokunu bile duymaya çalıştığım oldu, biliyor musun. Avluya düşen bir iki esinti ile kokunu beklediğim de oldu.

Hiç senin de kızının kokusunu aldığın oldu mu, avluda?

Beni bulmaya çalışan meraklı gözlerini görür görmez, adını, aramızda buram buram nem kokan avluda bağırıyorum. Vakit geçmeden beni fark et diye çırpınıp duruyorum; avluya adımını atar atmaz bana ''kızım'' deyip infaz memuru tarafınca oradan çıkartılıp görüş odasına getirilene kadar insanoğlunun yaşayabileceği en büyük umutları ve tükenişleri aynı anda yaşıyor, tarifsiz bir acıyla yüzüme bir gülücük kondurup görüş camının önünde seni beklemeye koyuluyorum.

Elime aldığım o pis telefon, görüş esnasında kulağıma öyle bir yapışmış oluyor ki, artık o da benim bir parçam olmuşçasına yabancılık çekmiyor, iğrenmiyorum.

Bana hep ''Ben senin gözünün içine baktığımda sadece seni gördüğüm zamanı değil, öncesindekileri de fark ederim. Hep iyi ol.'' dersin.

Kızın çok istese de bazen iyi olamayabiliyor, baba.

Böyle zamanlarda küçük oyunları devreye sokmak en iyisi.

Yoksa vedalaşamadan elindeki telefonun sesini bir anda kestiklerinde, camın ardında duran babana ulaşmak için içinden camı çerçeveyi indirmek gelir. Şayet böyle bir durum söz konusu olursa, doğrudan oyun dışı edilirsin.

Veya en basitinden, kontrol odasından geçerken infaz memurlarına güler yüz göstermezsen, ağzında sakız olmadığını kanıtlamak için bademciklerine kadar kendini arattırırsın.

Oyuna deri ve kapuşonlu bir kıyafet ile gelinmeyeceğini kabul etmezsen, kar kış demeden tişörtle yürütülür, oyun sırasında öylece bekletilirsin.

Oyun saatsiz oynanır, zaman kavramını unutmak zorundasındır.

Kuralları asla sen belirleyemezsin.

Oyunun kazananı da kaybedeni de yoktur.

Ve orada yaşadığın herşey, orada kalmaya mahkumdur, ne kadar çok istesen de; anlatamazsın.

20 Şubat 2014 Perşembe

Babama Mektuplar

Senden ayrı geçen kaçıncı senenin kaçıncı ayının hangi gününde olduğumu bilmiyorum. Sensiz geçirdiğim hiçbir anı hatırlamıyorum. Tek anımsadığım, her Çarşamba hapishanenin önünde demir parmaklı kapıların açılacağı anı beklerken kapında içtiğim sigaralar, mırıldandığım şarkılar.

Sen gittiğinden beri ellerim titriyor. Tırnaklarımı köküne kadar yiyorum. Verdiği acı bazen haz veriyor. Parmaklarımı senden saklamam bundan. 

Cezaevinde göz kontrolünden geçmek için eğildiğimde artık başımın ve çenemin de titrediğini biliyorum. Biraz erken oldu ama, oldu işte. Parkinson hastalarını gördüğümde artık üzülmüyorum. 

Artık sütyen takmıyorum. Çünkü görüşe girmeye çabalayıp vücudumun her yerine dokunulması bende kendimce bir savunma mekanızması oluşturdu. Dışarıda bir alışveriş merkezine girerken bile ''sütyenin baleni var, ve birazdan cihaz ötecek'' korkusunu üzerimde taşımıyorum. Güvenlikten geçerken hiç geri çevrilmeme başarımı sürdürüyorum. Kendimi çırılçıplak hissediyorum. Çünkü ben artık çıplağım. ''Ne uğruna?'' diye sormak geçti birkaç kere içimden. Kalbimin çarpıntıdan patlayacağını hissedince kendime seninle ilgili sorular da sormayı bıraktım.

Sen yokken çok şey öğrendim. Fakat gelip bana sorsan ne olduklarını hatırlamıyorum.

Seni en son bir avuç gökyüzünün altında gördüğümden beri kimseyi üzmedim. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmadım. Nice dostlar kaybettim, kaybettiğime de memnun oldum. 

Dışarı çıkmak bana iyi gelmiyor. Yalnız bir deniz var işte. Ondan vazgeçemiyorum. Suyun altında balıklarla konuşuyorum. Bir gün benden sıkılacaklar diye korkuyorum. Bazen en derinliklere inip onlarla denizin içinden geçen güneş ışınlarını seyre dalıyoruz. Ölüme de yaşama da en yakın olduğum anlar onlar.

Yokluğunda farklı insanlar tanıdım. Öncesinde hayatı lojman ve okuldan ibaret sanırdım. Bir insanın bir insandan farklı olabileceğini bilemezdim. Sanırım askeri bölgede büyüyen çocuklar için en büyük dezavantaj bu. Fakat Doğu'da görev yapan babaların çocukları için durum farklı. Hayatın acı yönünü bizden daha erken tatmak zorunda bırakılıyorlar. 

Sana her hafta mektup yazabilmek isterdim. İçeri girdiğinden beri görüş günlerinden sonra sen kokan çamaşırların içine sıkıştırdığın mektuplara bir satırlık bile olsa cevabım olabilmeliydi. Ama olmadı, yapamadım. Belki durumumuzu kabullenmek istemedim. Belki de yazacaklarımı beğenmemenden korktum. 

Başını öne eğdirecek hiçbir şey yapmadım. İnsanları da hayatı da olduğu gibi kabullendim. Annemden güç aldım. Sen seyirlere gittiğinde de öyle yapardım. Hayatımda gördüğüm en güzel kadın, o. Aşk'ın ne demek olduğunu onunla öğrendim. 

Ozan'ı kimseye anlatamadım. Veya kimse anlamak istemedi. 16'sında ölüp giden bir çocuk nasıl olur da kimsenin umrunda olmaz anlam veremedim. Sonra, yüzüğünün içinde Ozan yazan genç bir adam girdi hayatıma. Seneler önce sana bahsettiğim, ama yanına bir türlü yaklaşamadığım sarı saçlı genç adam. Şimdi onunla hayatım anlamlandı; ızdıraplar, suratıma eklediği gülücüklerle huzura dönüştü. 

Senin seyre çıktığını varsayıyorum. Bir gün elbet yuvana geri döneceksin, biliyorum. Sen geldiğinde bir çok şeyi değişmiş bulacaksın, ama inan neyin değiştiğini ben artık bilmiyor olacağım. 

Sen gelene kadar ben senin peşindeki dalgalarla boğuşmaya devam edeceğim. Fazla su yutarsam artık beni tutacak bir el var olduğunu da biliyorum. 

Sen içeride hür olduğun sürece, benim dışarıda özgürlüğüme kimse el süremez. Ben göğüsümü gere gere ''Benim babam hapiste'' deyip, ''davamızı'' herkese anlatmaya devam edeceğim. Böylesine bir devirde eli güçlenenlere fiziksel olarak etkisiz hale getirilme mecburiyeti hissettirdiğin için bana çok büyük bir adamın kızı olduğumu bir kez daha hissettirdin. Seninle ne kadar övünsem, senden ne kadar bahsetsem az geliyor. 

Bir gün beni de içeri alsalar, inan sırtım yere gelmez; bana ömrümün sonuna kadar yetecek gücü, ve mücadele ruhunu verdin tutulduğun yerden. Öylesine korkusuzum ki baba, bunu anlatmaya ne bir kitap yeter ne de başka bir dava. 

Biz seninle aynı mahkeme salonunda başımızda iki silahlı jandarma beklerken ifade vermiş bir baba-kız olma şansına eriştik. 

Düşünsene, benim çocuklarıma bırakacağım kocaman bir sandık dolusu hapishane mektuplarım, fotoğraflarım var!

Hiçbir şey yaşanmamış gibi, herşey yaşanmış gibi, sen orada benden uzak, ben burada sana yakın, hürriyeti iliklerimize kadar hissederek yaşamaya devam...

Seni seviyorum.