11 Şubat 2015 Çarşamba

Yalnızlara Yer Veriniz (II)


Bukowski, yalnızlık üzerine yaptığı bir söyleşide içinde bulunduğu durumu -tıpkı kitaplarında olduğu gibi- samimi bir dil ile anlatmış: ''Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum.''

Kollarımı yasladığım kuru yemiş kabuklarıyla dolu masa benden başka kaç kişiye daha sığınak olmuştur, diye geçiriyorum aklımdan. Yine de, bara eğlenmek ve içmek için gelen insanların daha önce yalnızlıklarından hiç şüphe edip etmediklerinden kuşku duyuyorum. Farkındalığın ilk uyanışı şüphesiz ki kuşku duymak. 

İçime düşen ilk kuşku bir hapishane kapısının açılmasını beklerken olmuştu. İçinde bulunduğum bara da ilk olarak o kapının yüzüme kapanması üzerine gelmiştim. Anılarımı bir bir sildiğim bir deniz kıyısını anımsıyorum; hatırlamak istemediklerim, yok saydıklarım ve yok sayıldıklarımın dalgalarla beni terk edişini. İnsanların diskotek toplarının üzerinde uyuya kaldıkları saatleri, geceleri o kıyıda; gündüzleri ise şehirden uzaktaki hapishane kapısında geçiriyordum. 

İlk yalnızlık dersimi buz tutmuş demir parmaklıklardan almak, bana bir sonraki dersler için büyük kolaylık sağlamıştı; mantıksızlığı ve gebe olduğu kuralları idrak edip edemediğimin sınavlarını okuduğum okulun sıralarında değil, denizde kendi yansımamı gördüğüm zamanlarda veriyordum. 

Biramın son yudumunu alıyorum. Gözüm barmeni arıyor. Havanın iyice kararmasıyla masalardaki kahkahalar ve gölgeleri bir bir çoğalıyor, gürültüde okumanın daha da zorlaşması ve keyfimin benden koşarak kaçması üzerine kitabımı çantama yerleştiriyorum. Barmene soğuktan titremeye başlayan elimle boşalan bardağımı kaldırıp bir yenisini istediğimi anlatmaya çalışıyorum. Başı ile beni onayladığını görünce, gelecek biranın sulandırılmış olmamasını diliyorum.

Keyifsiz ve bir o kadar sönük köpükler; yalnız sahiplerince yanlış tüketilen yetimler.
Hangi biriniz kuşku duydu ki sahte gülüşten?

Yalnız olmanın gülünç olduğu bu bardan ikinci biramı da kafama dikip ayrılmaya karar veriyorum. Cebimde elimi ısıtan son bozuklukları bahşiş olarak masadaki kabuk sömürgesinin arasına bırakıyorum, ve arkama bakmadan kendimi sokağa atıyorum. 

Gölgeler yürüyor ve yalnızca gölgeler,
Cepleri dolu, sahipleri kaba gölgeler.

Akşamları yalnız yürümenin, gündüz vakti kuşku dolu bakışların altında volta atmaktan daha katlanılır olduğunu düşünüyorum; insan ne kadar az dikkat çekerse, kendisine aykırı düşen toplumsal zorluklarla arasındaki çatışmayı o kadar ötelemiş oluyor.

Yüzleri de tıpkı bedenleri gibi sirkte zorla çalıştırılan hayvanları andıran birkaç şamata sahnesi geçiyor yanımdan. Birbirinden ayrılmamaya yeminli, bir o kadar da korkak; kendi yalnızlıklarından utanırken dört duvar arasına sıkışan, ve kendi ölülerini gömemeyen insanlar.

Daha önce hiç girmediğim, pencereleri sıkı sıkıya kapalı olan daracık, ve zevksiz yapılmış evlerin bulunduğu bir sokağa giriyorum. Burada da benzer sahneler geleneksel bir şenlik havasında devamlılığını koruyor; aklımda kalan, kendi hanelerinde kendilerine yasaklanan hazları sokağın kuytu köşelerinde doyuma ulaştırmaya çalışırken yanlarından geçip gittiğim bir takım kadınlar ve adamlar. Bilmediğim bu yolda ilerlerken, bana da onların düşüncesi kalıyor yürüdüğüm kaldırımın kenarındaki belediye çukuruna bakarken.

Hiç canım çekmiyor mu? Öpmeyi, sevmeyi, doyuma ulaşmayı? Yalandan da olsa takdir edilmeyi, ve hikayeler uydurmayı bir adamdan başka bir adama?

Biteceğini bile bile başlamayı? Ve biri biterken öbürüne koşmayı?

Ne -yalnızlıktan korkmadan- biteceğini bildiğim için başlamadıklarıma, ne de sudaki balıklardan başka açılan yaralarımı gören kahverengi bir çift göz olmayışına sızlıyor kalbim; demir kapı yüzüme çarptığından beri, hiçbir şey için ''keşke'' demeden ve kendi gölgeme sımsıkı sarılarak geçiyorum tanımadığınız gölgelerinizin arasından, gömdüğüm ölülerimi ararken.

Her Duvar Bir Engel Midir?

Aramızdaki tek bir duvardı. Sesleri kıran, görüntüyü bozan. Kelimelerin namı yürüsün diye şiirler yazdıran, ve sanat müziği kokarken fayton seslerine kadeh kaldırtan.

Ben seni sevdiğim vakit, hep aynı sayıda dururdu akrep ile yelkovan; Galileo ve ülkeler arası saat farkına aldırmaksızın, sana göre sıfır, bana göre on iki kimi zaman.

Sokak köpekleri açlıktan geberirken, hatırlıyorum nesirlerin çıkartışını bir cesedi en derinden; sevdiğini kaybeden bir adamın şişmiş bedeni düşlerimi sırılsıklam ederken, sessiz sonlara hazırlardım kendimi her yarım saatte bir Beşiktaş-Kadıköy vapur düdüğü ile başladığın taze sevgilerin izmaritinde.

Aramızdaki tek bir duvardı bana mavinin bilmediğim tonlarında şarkılar söyleten. Sızlar mıydı yüreğin karanlık bir ordunun oltasında bize ait olmayan prefabrik sevdaları düşlerken?

Aynı kitaplara dokunup, ayrı yataklarda yatarken sızlayan bedenlerdik... Saçımın kızıl lekesini gömerdi tanrı, gözlerim seni kömür kokulu adanın mezarlık tenhasında ararken.

Enseler hep aynıydı takılan maskelerin genetiği ile oynanmış gülümsemesinde; bir sen bilirdin çocuk kalmayı elindeki silahla dalga geçen sorgusuz yalan nöbetine selam dururken.

Küf kokan yorganının içinde ısıttığın sol alt köşe miydi yolumuzu kesiştiren; ben ki hep yol vererek giderdim geçtiğim bütün şeritlerden...

2 Şubat 2015 Pazartesi

Ben Sizin Kadar İyi Olamazken

Ben sizin kadar iyi olamazken, karnına baltalarla vurulurdu babamın hapishane avlusunda. Siz yataklarda huzur bulamazken, ben size görünmeden ağlardım bir barın en yüksek masasında.

Ben sizin kadar iyi olamazken, son otobüsle bastığım son biletimdi tutan elimi kış uykusunda. Siz henüz annenizin memesini emerken, bendim boğulan omzuma başını koyan terli saçlı adamın kederinin yüksek dozunda.

Ben sizin kadar iyi olamazken, ekmeğinize bandığınız reçel gibi banardım ekmeğimi suya kaldığım gemilerde. Siz yüksek topuklu şampanyalar patlatırken, benim saçlarımdı arkanızdaki köpükleri dağıtan zehirlediğiniz denizlerde.

Ben sizin kadar iyi olamazken, mektup yazmak yasaklanmıştı bir başka hayata gözlerimi açana kadar. Siz elinize kalem alalı çok zamanı çok insan geçerken, gülerdiniz eve dönerken posta kutusuna bakan utangaç kızlara tüm hırsınızla.

Ben sizin kadar iyi olamazken, duvarımda tek bir hapishane resmine konuşurdum kurduğum çilingir sofrasının karşısında. Siz kadeh tokuşturmayı poz sanarken, ben soğuk mermere fırlatırdım biten beyaz dalgalı cam şişenin içinden geri dönmeyen göz yaşlarımı.

Ben sizin kadar iyi olamazken, havayi fişekler patlardı ten kokulu odalarınızın damından. Siz aşkı yudumlarken, bendim söndüren bütün sokak lambalarını.

Ben sizin kadar iyi olamazken, rüyamda gördüğüm adamın kokusunu öperdim hiç soluk almadan. Siz aldatmak üzere arzlarınızı sıralarken, bilmezdiniz kalbinizin kaç kere daha kırılacağını güneş doğmadan.

Ben sizin kadar iyi olamazken... Ben böyle çok iyi idim, siz insan olamazken.

Edip Cansever ve Ben Ruhi Bey Nasılım


Edip Cansever'i İkinci Yeni akımının vazgeçilmez şairlerinden biri yapan şiirlerinin belki de başında gelir Ben Ruhi Bey Nasılsım.

1976 senesinde kaleme aldığı uzun şiiriyle, Ruhi Bey'in gerçekte kim olduğu, Cansever'in hayatıyla ilgili çok fikir sahibi olmayanların aklında bir çok soru işareti bırakmıştır.

Araştırma Görevlisi olmasının yanı sıra yazar ve şair kimliği ile de bilinen Devrim Dirlikyapan, Şiiri Şiirle Ölçmek adlı Edip Cansever temalı kitabında, şairin şiirlerini kaleme alma süreci ve hayatı ile ilgili soruların cevaplarını anlaşılır bir dil ile okuyucuya sunmuş. 2009 senesinde YK Yayınları altında çıkan bu kitap, kuşkusuz daha çok edebiyatçı ve okura ulaşacaktır.

İşte Cansever'in, Ruhi Bey'i nasıl bulduğu üzerine yapılan söyleşiden bir kesit:

''Bunca yıldır birçok ilginç olay yaşamışımdır elbette. En iyisi şiirle ilgili bir olayı anlatmaya çalışayım. Ben Ruhi Bey Nasılım adlı kitabım, bugünden çocukluğuma doğru uzanan bir çizgiyi bölüm bölüm yazarak sürdürmeyi düşünmüştüm. Baştan dört bölümünü de bu amaçla yazmıştım. Kitap hem yavaş yürüyordu, hem de bir yerde tıkanıp kalacak gibiydi. Bir süre yazmayı bıraktım. Bir gün Krepen Pasajı'nda bir başıma oturuyordum. Yazdı, hava sıcaktı. Pasaj da oldukça tenhaydı. Dipte, köşede bir garson uyukluyordu. Diyebilirim ki, şiirime bir dekor hazırlanıyordu sanki. Nitekim biraz sonra ilk oyuncu sahneye girdi. Pasaj'a sık sık gidenler iyi bilirler, sakalları uzamış, saçları dökük ve yağlı, askılı pantalonunu karnının üstüne kadar çekmiş, omzunda birkaç kemerle dolaşan ve kimselerle konuşmayan bir adam vardı. Daha önceleri çok gördüğüm halde ilgimi pek çekmeyen bu adam, dışarıdaki masalardan birine, tam karşıma oturdu. Dikkatle izlemeye başladım. Kendi kendiyle konuşur gibi dudaklarını hafiften kıpırdatıyordu. Bir kadeh içki verdiler, içti. Birden bire Ruhi Bey'i, daha yazılmamış olan Ruhi Bey'i bulduğumu anladım. Çocukluğumdan, gençliğimden ve ''şimdi''lerden sıyrılarak onun dünyasıyla özdeşleştim. Eve döndüm, ilk notlarımı yazdım. Kitap o günkü rastlantıdan sonra hızla gelişti.''