Henüz hava kararmamış olmasına rağmen buz tutmuş ellerimi tek sığınağım olan ceplerime yerleştiriyorum. Sağ cebimde duran bir kaç bozuk parayla oynarken parmaklarımın terlemeye başladığını hissediyorum ve kısa bir an da olsa irkiliyorum. Burnuma bozuklukların demir kokusu geliyor ve gözlerimi tavana dikip onlara daha önce dokunan elleri hayal etmeye çalışıyorum. Tıpkı her gün dokunduğumuz başka tenler gibi. Oysa ikinci el tenlerden iğrendiğimizi anımsamıyorum.
Oturmadan önce gözüme ilişen arka masadaki çiftin başta komik, sonra itici gelen öpüşme seslerine kulak veriyorum. Erkek, yanaklarını ruj izi yapan kıza kalkınma ile ilgili sorular sorarken, ne işittiğine dair hiçbir fikri olmadığını düşündüğüm kızın cevapları kısa ve net oluyor: dört sezonluk bir öpücükler dizisi.
Günümüzde şehir kadının, özellikle de genç olanların, ilişkilerde kaptanlık belgesi olmadan dümeni tutuyor olmasına henüz alışamadığımdan; erkeğin de bu durumdan bir süre sonra hoşnut olup bu kamuoyuna açık dudak valsini sürdürmesi beni rahatsız ediyor.
Karşı çaprazımda tek başına oturan uzun, sarı saçlı adamın şarap kadehini kafasına dikişi ile dikkatimi arka masadan karşımdaki entel sirkine çeviriyorum. Kuşkusuz, dikkat çekmek için taktığı bordo fuları ve John Lennon gözlükleri ile barmenden adını daha önceleri hiç duymadığım bir peynir tabağı istiyor. Hayatının en güzel çağını bar köşelerinde her gün birbirinden pis ağız kokularını çekerek geçiren genç barmen, bulunduğumuz yerde yiyecek olarak yalnızca bira tabağı ve hamburger olduğunu söylüyor. Bu cevap ile tatmin olamayan fularlı adam homurdanarak bir şeyler geveliyor ve barmeni geri çeviriyor.
Göz göze gelmeyi beklerken yüzüme bakmadan yanıma gelen genç adam benden ne istediğimi soruyor. ''Fıçı bira'' dedikten sonra sallana sallana yanımdan ayrılıyor. Zor da olsa ceplerimden çıkarttığım ellerimle çantamı açıyorum. Her sabah 3-4 saatlik uykudan uyanmanın getirdiği odaklanma problemi ile haftalardır bitiremediğim kitabımı masanın üzerine koyuyorum. Kulağıma gelen uğultuları duymamak için birkaç dakika aynı satırı okuyorum. Göz ucuyla küfür ettiğim bir başka masadaki dört kız yüksek sesle birbirine sevgililerini çekiştirirken, içleri bomboş olan konuşma bulutlarını bir toplu iğne ile bir bir patlatmak istiyorum.
Biramın gelmesiyle henüz iki satırını zor okuyabildiğim kitabımı tekrar masaya bırakıyorum. Kocaman bir yudum alıyorum; içine su eklenmiş olsa da boğazımdan mideme dört nala koşan at sürüsü gibi soğuk bardağın içindeki baloncukları bulunmasından memnun olduğum yere gönderiyorum. İlk gençlik yıllarımdan beri ara sıra kendini gösteren bira göbeğimi keyifle tutuyorum. Çevremdekileri kestiremiyorum ama, bu durum beni rahatsız etmiyor; aksine onunla ara sıra övündüğüm bile oluyor.
Masadaki kızların bir anda attığı çirkin kahkaha, üzerinde bir ileri bir geri gittiğim düşünce raylarında elektrik akımına kapılmama sebep oluyor. Dikkatlerini çekmek üzere öksürüyorum. İstemeden gülünç bir duruma düştüğümü hissediyorum. Bana bakıp kendi aralarında kıkırdamaya devam ediyorlar. ''Yazık, yalnız gelmiş.'' cümlesini aradan seçiyorum. Arka masadaki devrik çiftin öpüşmeyi kesip bana baktıklarını hissediyorum. İronik cümlelerden ilk darbe yiyişim değil bu neyse ki; bir başıma gitmekten hoşlandığım yerlerde etrafımı saran yalnız kalabalıkların yüzleşmekten korktuğu ne varsa hepsini sindirmişliğim var.
Yalnızlık öykümün henüz başındayken size tavsiyem gölgenizi sıkı tutun; çünkü bundan böyle geceleri uyumadan evvel size ''iyi geceler'' dileyecek başka kimseniz olmayacak.
Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın
