30 Aralık 2013 Pazartesi

Martının Gözyaşları

Bir haftayı daha bitirmiş olmanın getirmiş olduğu yorgunluğun ne zihnime ne de vücuduma hüküm sürmesine izin veremeyecek kadar huzurlu bir vapur yolculuğu geçirmeye hazırlanıyorum. Yoğun İstanbul trafiğinden kurtulup kendimi denizin şefkatli kollarına bırakıyorum. 
Bostancı vapur iskelesinden kalkan yandan çarklı ada vapuru sırasıyla Kınalı ve Burgaz adalarına uğruyor. Büyük bir kalabalık bizden ayrılarak kendisini ufak kara parçalarına atmaya hazırlanıyor. Farklı yaşlardan ve farklı mezheplerden insanların oluşturduğu bu yoğunluğu gözlemliyorum; bazı simalar zihnime tanıdık gelmeye başlamış bile. İlk iskelede inen rum teyzeyi rengarenk çiçeklerle süslenmiş şapkasından tanıyorum; bir sonraki ada parçasına ayağını zorlanarak atan yorgun balıkçı amcayı yanımdan geçtikten sonra arkasında bıraktığı anason kokusu ele veriyor. 

Ruhuma iyi gelen bu ada insanı profilinin büyük bir kısmı gemiyi terk ettikten sonra, kaptan vapurun burnunu Heybeliada'ya doğru çevirmeye hazırlanıyor. Her yolculukta içimi kaplayan tarifsiz heyecan yeniden kan basıncımı yükseltmeye başlıyor. Biraz rahatlamak adına kısa sürede yuvam haline gelen bu adanın seyrine dalmaya karar veriyorum. Cama başımı yaslar yaslamaz bembeyaz bir martıyla göz göze geliyorum. İlk defa bir martının telaşlı bakışlarına tanık oluyorum. Geminin güçlü pervanesi, denizi onun küçücük gözlerine sıçratmaktan utanmıyor; bünyesine ağır gelen damlalar, martının gözlerinden yaş gibi bir bir akıyor. Tam o an, kalbime, son nefesimi verene dek asla geçmeyecek bir bıçak gibi saplanıyor martının gözyaşları.

Gözlerimin önünden gitmeyen martının bakışlarıyla vapurun merdivenlerinden ağır adımlarla inmeye başlıyorum. Karşıma tüm yalnızlığıyla Deniz Lisesi çıkıveriyor. Her cuma beni okulun merdivenlerinde bekleyen babamı arıyor gözlerim. İlk defa orada olmadığını görüyorum. Babama, okul komutanı olarak atandığından beri haftalık ziyaretimi gerçekleştirip onunla evimize giden yokuşu çıkma keyfinin bir an bile olsa sekteye uğramasının beni bu kadar üzeceği gerçeği ile ilk defa karşı karşıya kalıyorum. Belki de yalnızca bu cuma gününe mahsus olarak böyle hissediyorum. 
Vapurdan iniyorum. Aklım karışık. İçimde huzura dair hiçbir şey kalmadığını biliyorum. ''Belki bir işi çıkmıştır'' diye düşünüyorum. Okula girip girmemek konusunda içimde tereddütlerle savaşırken ayaklarım beni okulun kapısından içeriye doğru sürüklüyor. Nizamiyede asık suratlı bir iki subayla karşılaşıyorum. Anlam veremeden kısık sesle iyi akşamlar dileklerimi sunup hızlanan adımlarla babamın odasına doğru ilerliyorum. Merdivenlerden yukarı çıkıp odasına giriyorum. Babam ayakta. Masasının üstünü ilk kez dağınık görüyorum. Ayaküstü birbirimize sarılıp hiç konuşmadan özlem gideriyoruz. Gözlerinin içine bakıyorum; soluk, yorgun ve kanlanmış gözlerle bana bakıyor; beni görmediğini hissediyorum.
''Hoşgeldin kızım...'' derken odanın kapısına vuruluyor. Nöbetçi subayın içeri girmesiyle beraber zihnim allak bullak oluyor. Konuşulanlar arasından kelimeleri seçmekte güçlük çekiyorum. Hastane, koşu, kalp krizi gibi sözcükleri duyar duymaz beynimden vurulmuşa dönüyorum. Adada yaşayan birisinin başına bir şey gelmiş olabileceğini düşünüyorum. 
Babam odada yalnız kalır kalmaz yanına koşuyorum. 
''Baba?''
''Lise 1'lerden bir çocuk, bugün koşu testi esnasında fenalaşıp yere yığılmış, onu hastaneye gönderdik.''
''Bilinci yerinde mi?''
''Hayır kızım, yoğun bakımda.''
''İsmi ne?''
''Ozan.''
Martının gözyaşları damla damla, sızlayan kalbimden içime doğru akıyor. Masanın üstünde duran öğrenci albümünü alıp titreyen ellerle Ozan'ı bulmaya çalışıyorum. Onlarca surat. Onlarca hayat geçiveriyor parmaklarımın arasından. Bilmeden durakladığım sayfada Ozan'ın sürmeli gözleriyle bana baktığını fark etmem zaman alıyor. O fotoğrafı ömrümün sonuna kadar yanımda taşıyacağımı; en zor, yalnız ve güçsüz gecelerimde hep onun 16 yaşının ardından arkasında bıraktıklarına bakan vesikalığı ile konuşacağımı bilmeden uzun uzun gözlerine bakıyorum. 
Martının gözyaşları, o 29 Aralık 2005 akşamı benim, yılbaşı akşamı da dışarıdan gelen geri sayım sesleri ile babamın gözlerinden süzülüyor. 
Ne zaman bir martı sesi duysam hep gözlerini anımsarım. 
Yine yeni bir yılın arifesindeyiz. Onu kaybedeli tam 8 sene oldu. 
Ben büyümeye devam ediyorum. Ozan hala 16 yaşında.
Martılar hiç ağlamasın.
İyi seneler.


Yazının seslendirilmiş hali için Hakan Boynueğri'ye teşekkürler...

https://www.youtube.com/watch?v=LIUG5COnGbQ

26 Aralık 2013 Perşembe

İçimizde Hapsolan Ruhi Bey

''Mandolin sesi hiç bu kadar canımı yakmamıştı.''
''Ne dinliyoruz?''
''Vivaldi'nin G Minör'den Mandolin Konçertosu'nu. Organlarımın kazındığını hissediyorum. Ruhi, sen ne dersin bu konuda? Senden çalınanlar üzerine hissettirecek bir iki baş ağrısını daha bana lütfeder misin?''
''Yaşın kaç ki daha senin?''
''Ana rahmine düştüğümüz 9 ayı da sayıyor muyduk?''
''Sorduğun soruya bakılırsa biraz salak olmakla beraber henüz yolun başındasın.''
''Anlaşıldı, bugün de seninle anlaşamayacağız. Sevgili Ruhi! Bana kızdığını biliyorum, seninle hep dalga geçtiğimin farkına varmış olmalısın, sana bu ismi taktığımdan beri beni aşağılıyorsun.''
''Bilinçli davranmadın, beni bir kenara attın, yılların benden, dolayısıyla bizden her defasında bir şeyler kopartıp götürmesine izin verdin. Tembelsin, rahatına ve uykuna düşkünsün!''
''Edip Cansever'i sever miydin?''
''Konuyu değiştirme.''
''Sana da annemizi hatırlatmaz mı Cansever?''

Saklamışım anlaşılan
Odasında yapayalnız doğuran bir kadının
Dışa vurmak istemediği
Ya da pek gereksinmediği
O iniltiyi andıran
Duyurulmayan her şeyi.

''Aniden doğan ve aniden ölen anılardan hoşlanırdı Cansever. Onları bir kadının doğumuna benzetirdi.''
''Ne demek istiyorsun?''
''Bir anda var olup yine bir anda yok olan yaşanmışlıkları severdi.''
''Bana yine bir şeylerden kaçıyormuşsun gibi geliyor.''
''Cansever kaçardı.''
''Uyar'ı unutmaya mı çalışıyorsun?''
''Nasıl yani?''
''Daha önce Cansever'den bahsettiğine hiç şahit olmamıştım. Turgut Uyar'ın üzerimizde yarattığı etkiden mi kurtulmaya çalışıyorsun? Benden saklandıkça organların zarar görmeye devam edecek, bunu ne zaman öğreneceksin?''
''Ben zaten onu sevmemiştim.''
''Yalnızlığında ondan başka yüzüne bakan var mıydı? Sen değil miydin ona sarılan, beni de kendini de büsbütün ona doğru sürükleyen?''
''Canını yakarım, Ruhi.''
''Bana böyle hitab ederek ne Cansever'i ne de Uyar'ı cezalandıramazsın. Kendine yeni arkadaşlar edineceksen git Rimbaud veya Baudelaire oku, sen onları, onlar da seni anlayana kadar bir ömür geçer, ölmeden önce oyalanmış olursun hem, yeter ki artık beni hırpalamaktan vazgeç!''
''Sana küfür ederim, hem de hiç bilmediğin dillerde!''
''Aptal! Biz zaten beraber öğrenmedik mi her şeyi?''
''Bazen sen de yoktun Ruhi.''
''Hayır. Ben yokmuşum gibi hareket eden sendin. Ben senin bedeninin içinde hapis hayatı sürmeye devam ediyordum. Bir kez olsun beni dinlemedin. Sana söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki. Oysa sen tüm hayal kırıklıklarını, acılarını ve hüzünlerini benim üzerime bir ölü toprağı gibi sermeyi yeğledin. Yalnız beni değil, kendini de öldürdün.''

Sizinle görüşelim Ruhi Bey
Vaktim yok, vaktim yok
Ruhi Bey, görüşelim
Vaktim yok görüşmeye kimseyle
Ruhi Bey!
Kendimle bile, kendimle bile.


''Vakit çok geç.''