9 Aralık 2014 Salı

Küba

''Hayatta daima gerçekleri savun! Takdir eden olmasa bile, vicdanına hesap vermekten kurtulursun.'', demişti dünya üzerinde sosyalist devrimci hareketlerin sembolü haline gelen Che Guevara.
Devrim Meydanı

Yurt dışı demenin zor olduğu bir ülkeydi Küba.

Uzun, çok uzun bir uçak yolculuğu beni bekliyordu.

Çoğunluğun Che Guevara'yı, politik kişiliği ve devrimci karakteri üzerine pek bir fikri olmadan; onun tişörtlerini, rozetlerini ve posterlerini bir alışveriş kültürü olarak kullanmayı seven bir toplumdan geliyordum.

Çok okuyan bir insan da olsanız, şüphe yoktur ki hiçbir kitap bir şehri veya tarihi bir kahramanı yerinde görmek kadar etkileyici olamaz.

Hele ki mevzu bahis Küba, ve devrim kokan sokakları ise...

Havana

Başkent Havana'da bulunan José Martí Havaala'ına iner inmez, serin İstanbul'dan getirdiğim ceketimi üzerimden atıp yoğun nem ve sıcak hava ile karşılaşmanın şaşkınlığı ve keyfi bir anda bütün vücudumu sarıverdi.

Öncesinde rehberimiz, ardından kısa sürede yakın arkadaşım olan Fidel'in bizden daha güzel konuştuğu türkçesiyle, ilkbahar aylarında 200 km hıza ulaşan kasırgalarıyla meşhur şehrin deniz kenarındaki oteline eşyalarımızı attık, ve kendimizi içinde şeker, deterjan ve Rom’dan başka pek bir şey bulunmayan büyük bir alışveriş merkezinde bulduk.

Her katında birbirinden farklı müziklerle küçük şovlar sergileyen mutlu kadınlar ve hallerinden pek memnun adamlar, ve belki tüm çocukluğu boyunca elinde tek bir futbol topu ile yetinmeyi bilen, çıplak ayaklarla oradan oraya koşuşturan küçük erkek çocuklarıydı ilk gözüme çarpan.

İçinden ''Guantanamera'' sesleri yükselen bir Küba barı
Havana, uzun yıllar İspanyolların sömürgesi olarak kalmıştı. Bu nedenle, sokaklarında İspanyol esintisinin yanı sıra baskı ve yasaklar altındaki Küba halkının, özellikle de yerden tavana kadar uzanan balkon demirleri olan evlerini gördükçe, o evlerde yaşamış kadınların sessiz çığlıklarını her köşe başında duyumsamak mümkündü.

Şehrin bu kasvetli tarihi özelliğinin yanı sıra, Havana için ''müzik cenneti'' tanımını kullanmak sanırım çok uygun olacaktır. 

Sabah kahvaltısından hemen sonra başlayan müzik, Küba'da yeni günün ilk ışıklarına kadar hiç durmadan devam eder.

Bir akşamınızı Buena Vista Social Club'e ayırın. Zira, 1940'larda ünlü müzisyenlerin arasında temeli atılıp, uzun yıllar müzikseverlerin kulaklarındaki pası silmeyi başaran bu topluluğun üyeleri artık çok yaşlı. Elinizi çabuk tutun...

Atatürk büstü
Küba denince akla gelen bir diğer gelenek ise purodur. Hatta, bir efsaneden hareketle, ''Küba'da puroları güzel kadınlar bacaklarında sararak yaparlar'', denir. 

Size kötü bir haberim var. Bu efsaneyi çürütmek için şehir dışında bulunan bir puro fabrikasına gidip, yapım aşamalarını kendi gözlerinizle görmenizi tavsiye ederim; orada uzun bacaklı güzel kızları değil, devasa elleri olan, yapılı ve ciddi suratlı adamları görmek çoğunuzu hayal kırıklığına uğratacaktır.

1994 senesinde, Linea Caddesi üzerinde yapılan Atatürk büstü, ve önündeki plakette ''PATRI O MORTA'', türkçesi ile ''YA İSTİKLAL YA ÖLÜM'' yazısı dikkat çekici.

Hiç kuşkusuz ki; inkılap ve devrimciliği ile yalnız kendi ülkesine değil, tüm dünya milletlerine de babalık yapan Mustafa Kemal Atatürk'ün fikirlerinin ve dehasının ne kadar benimsendiğine en iyi örnekler arasında; Che Guevara'nın Bolivya'da yakalanıp öldürülmesinden sonra sırt çantasından çıkan Atatürk'ün Büyük Nutuk'u sayılabilir.

Santa Clara 

Havana’dan Santa Clara’ya ulaşmak için yaklaşık 6 saatlik bir otobüs yolculuğu geçirdik. Saat başı bir yerde durup kahve ve şeker kamışlarını tükettikten sonra, 1689 yılında kurulan Santa Clara şehrine geldik. Küba Devrimi'nde önemli bir yeri bulunan bu şehir, aynı zamanda, Ernesto Che Guevera'nın mezarının bulunduğu yer.

Che Guevara Mozolesi önünde...
Nakaratıyla dünyaca tanınan, Che için yazılan Hasta
Siempre'de (Sonsuza Kadar), Santa Clara'dan bahsedilmiş:

Tu mano glorioso y fuerte ‘’Şanlı ve güçlü elin’’
Sobre la historia dispara ‘’Tarihe ateş açar’’
Cuando todo Santa Clara ‘’Bütün Santa Clara’’
Se despierta para verte ‘’Seni görmek için uyandığında’’

Şehre vardığımızda Che Guevara Mozolesi’ni ziyaret ettik. Che, ve onun 1967 yılında Bolivya'daki çalışmaları sırasında öldürülen 16 savaşçı arkadaşı ile altında yattığı anıtın içerisi hepimize hüzün katmıştı.

Her bir anıt mezar için duvara 16 adet gül yerleştirilmiş, duvarın tam ortasında ise Che’nin yattığı bölüm oluşturulmuştu.

Hayat görüşü ne olursa olsun, büyük bir devrimcinin fikir ve silah arkadaşlarının arasına gömülmesi herkesi duygulandıracak bir idealdi.

Ernesto’nun doktor önlüğünden gerilla üniformasına; silahlarından kitaplarına kadar herşeyin sergilendiği müzeyi boğazım düğüm düğüm gezerken; bu düşünce adamının CIA tarafından tanınmamak adına geçirdiği fiziksel değişimi net bir şekilde gösteren fotoğrafı rehberimiz Fidel karşımıza çıkardığında, hiçbirimizin onu tanıyamamasına şaşırmamak gerekirdi; ancak düşman güçlüydü, ve Che için ölüm kaçınılmaz olacaktı.

Che Guevara'dan bu kadar bahsetmişken, büyük devrimci Fidel Castro'ya değinmeden geçmek olmaz; Batista diktatörlüğünü yıkmak amacıyla, silah arkadaşları beraberinde düzenlediği baskından sonra tutuklanıp 16 sene hapise çarptırılan Castro'nun ''Sayın yargıç siz beni mahkûm edin! Tarih beni haklı çıkaracaktır!'' sözü ile ünlenmesi, hayatının geri kalanında, nasıl bir yol izleyeceğinin kalıpları olmuş düşüncesindeyim.

Küba’da devrim yapılmış, silahla yürütülen mücadelenin ekonomik atak safhasına geçme gereği doğmuştur. Devlet bakanlıklarına ve ekonomik gidişata ilişkin toplantıda Fidel kürsüden:

"Ekonomiyi düzeltmeliyiz, kaynakları etkin kullanmalıyız", yönünde söylev verirken, "Aranızda iyi bir ekonomist var mıdır?", der.

Koca salonda bir tek Che'nin eli havadadır.

Fidel bunun üzerinde Che’ye: "Senin ekonomiden anladığını bilmiyordum"der.

Che, tarihi yanıtını verir: "Ben senin, aranızda iyi bir komünist var mı, dediğini sanmıştım..."

(Burada püf nokta İspanyolca'da "economista" ile "comunista" arasındaki okunuş benzerliğidir.)

Bir başka hatıra ise, Meksika'da, Castro ile Che'in bir dostlarının evinde yediği yemek sonrasında aralarında geçen sohbettir.

Fidel Castro ve Che Guevara bir aradalar
Konu şudur; Castro, Küba'da devrim yapmak istediklerini anlatır.

Castro: "Ernesto, Şimdi benimle Kübaya gelip devrimi yapacak mısın?"

Ernesto: "Sen biraz delisin! Devrimi yapacağız halkı kurtaracağız."

(Birbirlerine bakıp gülerler)

Castro: "Evet Ernesto, cevabını bekliyorum "

Ernesto: "Tamam geleceğim ama bir şartım var; Küba'dan sonra Bütün Latin Amerikada sonrada dünyada yapacağız bu devrimi!"

Castro (Gülümseyerek): "Ben biraz deliyim; fakat dostum, sen zır delisin!"

Trinidad

Hatıralar içerisinde boğulmadan, Havana ve Santa Clara'nın ardından son durağımız olan Trinidad'a dair birkaç kelam edelim.

Tur rehberimiz Fidel Tapanes ile...
Trinidad 1514 yılında kurulmuş, ve yüzyıllar süresince çok iyi muhafaza edildiği için Unesco tarafından koruma altına alınmış.

Rehberimiz Fidel'in şehre varır varmaz; ''Trinidad sokaklarının her biri ötekine benzer. Arnavut kaldırımları ve çıkmaz sokakları, savaş yıllarında düşman ordunun askerleri yollarını kaybedip hedeflerine ulaşamasınlar diye planlanarak inşa edilmiş.'', diyerek gruptan kopmamanın önemini bize söylemişti.

Hava diğer günlere göre daha kapalı, ve aniden bastıran sağanak yağmur, tropikal iklimin tadına bakmamız için kaçınılmaz bir fırsattı.

Yan masadaki Trinidad güzeli
Trinidad'a gelir gelmez gruptan ayrılıp kendimi rastgele bir kafeye attım. Küba müzikleri eşliğinde Mojito'mu yudumlarken, yine sağanak başladı. 

Otele dönüp kendimi güvenceye almaktansa, orada oturup tarihin ve doğanın tadını çıkartmayı seçtim. Parmaklarımı Havana'dan almış olduğum ikinci el Küba tarihi kitabımın üzerinde gezdirirken, kendi ülkemden bu kadar uzakta olmama rağmen kendimi İstanbul'da bu kadar iyi hissetmediğimi düşündüm. 

Bunun sebebi belki o anda baskı ve faşizme boyun eğmeyen bir halkın içinde olmamdı, belki bir tarihi figüre bu kadar yakından bakıp ona bir adım yaklaşabilmekti, belki de yalnızca kendimle başbaşa kalabilme şansıydı.

Kalktıktan sonra her ne kadar 2 saat yolumu bulamayıp, yüzyıllar önce şehre gelen düşman askerler gibi vakit kaybetsem de, bastığım her bir taşın üzerinde artık benim de anılarım var.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder