Bukowski, yalnızlık üzerine yaptığı bir söyleşide içinde bulunduğu durumu -tıpkı kitaplarında olduğu gibi- samimi bir dil ile anlatmış: ''Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum.''
Kollarımı yasladığım kuru yemiş kabuklarıyla dolu masa benden başka kaç kişiye daha sığınak olmuştur, diye geçiriyorum aklımdan. Yine de, bara eğlenmek ve içmek için gelen insanların daha önce yalnızlıklarından hiç şüphe edip etmediklerinden kuşku duyuyorum. Farkındalığın ilk uyanışı şüphesiz ki kuşku duymak.
İçime düşen ilk kuşku bir hapishane kapısının açılmasını beklerken olmuştu. İçinde bulunduğum bara da ilk olarak o kapının yüzüme kapanması üzerine gelmiştim. Anılarımı bir bir sildiğim bir deniz kıyısını anımsıyorum; hatırlamak istemediklerim, yok saydıklarım ve yok sayıldıklarımın dalgalarla beni terk edişini. İnsanların diskotek toplarının üzerinde uyuya kaldıkları saatleri, geceleri o kıyıda; gündüzleri ise şehirden uzaktaki hapishane kapısında geçiriyordum.
İlk yalnızlık dersimi buz tutmuş demir parmaklıklardan almak, bana bir sonraki dersler için büyük kolaylık sağlamıştı; mantıksızlığı ve gebe olduğu kuralları idrak edip edemediğimin sınavlarını okuduğum okulun sıralarında değil, denizde kendi yansımamı gördüğüm zamanlarda veriyordum.
Biramın son yudumunu alıyorum. Gözüm barmeni arıyor. Havanın iyice kararmasıyla masalardaki kahkahalar ve gölgeleri bir bir çoğalıyor, gürültüde okumanın daha da zorlaşması ve keyfimin benden koşarak kaçması üzerine kitabımı çantama yerleştiriyorum. Barmene soğuktan titremeye başlayan elimle boşalan bardağımı kaldırıp bir yenisini istediğimi anlatmaya çalışıyorum. Başı ile beni onayladığını görünce, gelecek biranın sulandırılmış olmamasını diliyorum.
Keyifsiz ve bir o kadar sönük köpükler; yalnız sahiplerince yanlış tüketilen yetimler.
Hangi biriniz kuşku duydu ki sahte gülüşten?
Yalnız olmanın gülünç olduğu bu bardan ikinci biramı da kafama dikip ayrılmaya karar veriyorum. Cebimde elimi ısıtan son bozuklukları bahşiş olarak masadaki kabuk sömürgesinin arasına bırakıyorum, ve arkama bakmadan kendimi sokağa atıyorum.
Gölgeler yürüyor ve yalnızca gölgeler,
Cepleri dolu, sahipleri kaba gölgeler.
Akşamları yalnız yürümenin, gündüz vakti kuşku dolu bakışların altında volta atmaktan daha katlanılır olduğunu düşünüyorum; insan ne kadar az dikkat çekerse, kendisine aykırı düşen toplumsal zorluklarla arasındaki çatışmayı o kadar ötelemiş oluyor.
Yüzleri de tıpkı bedenleri gibi sirkte zorla çalıştırılan hayvanları andıran birkaç şamata sahnesi geçiyor yanımdan. Birbirinden ayrılmamaya yeminli, bir o kadar da korkak; kendi yalnızlıklarından utanırken dört duvar arasına sıkışan, ve kendi ölülerini gömemeyen insanlar.
Daha önce hiç girmediğim, pencereleri sıkı sıkıya kapalı olan daracık, ve zevksiz yapılmış evlerin bulunduğu bir sokağa giriyorum. Burada da benzer sahneler geleneksel bir şenlik havasında devamlılığını koruyor; aklımda kalan, kendi hanelerinde kendilerine yasaklanan hazları sokağın kuytu köşelerinde doyuma ulaştırmaya çalışırken yanlarından geçip gittiğim bir takım kadınlar ve adamlar. Bilmediğim bu yolda ilerlerken, bana da onların düşüncesi kalıyor yürüdüğüm kaldırımın kenarındaki belediye çukuruna bakarken.
Hiç canım çekmiyor mu? Öpmeyi, sevmeyi, doyuma ulaşmayı? Yalandan da olsa takdir edilmeyi, ve hikayeler uydurmayı bir adamdan başka bir adama?
Biteceğini bile bile başlamayı? Ve biri biterken öbürüne koşmayı?
Ne -yalnızlıktan korkmadan- biteceğini bildiğim için başlamadıklarıma, ne de sudaki balıklardan başka açılan yaralarımı gören kahverengi bir çift göz olmayışına sızlıyor kalbim; demir kapı yüzüme çarptığından beri, hiçbir şey için ''keşke'' demeden ve kendi gölgeme sımsıkı sarılarak geçiyorum tanımadığınız gölgelerinizin arasından, gömdüğüm ölülerimi ararken.
Akşamları yalnız yürümenin, gündüz vakti kuşku dolu bakışların altında volta atmaktan daha katlanılır olduğunu düşünüyorum; insan ne kadar az dikkat çekerse, kendisine aykırı düşen toplumsal zorluklarla arasındaki çatışmayı o kadar ötelemiş oluyor.
Yüzleri de tıpkı bedenleri gibi sirkte zorla çalıştırılan hayvanları andıran birkaç şamata sahnesi geçiyor yanımdan. Birbirinden ayrılmamaya yeminli, bir o kadar da korkak; kendi yalnızlıklarından utanırken dört duvar arasına sıkışan, ve kendi ölülerini gömemeyen insanlar.
Daha önce hiç girmediğim, pencereleri sıkı sıkıya kapalı olan daracık, ve zevksiz yapılmış evlerin bulunduğu bir sokağa giriyorum. Burada da benzer sahneler geleneksel bir şenlik havasında devamlılığını koruyor; aklımda kalan, kendi hanelerinde kendilerine yasaklanan hazları sokağın kuytu köşelerinde doyuma ulaştırmaya çalışırken yanlarından geçip gittiğim bir takım kadınlar ve adamlar. Bilmediğim bu yolda ilerlerken, bana da onların düşüncesi kalıyor yürüdüğüm kaldırımın kenarındaki belediye çukuruna bakarken.
Hiç canım çekmiyor mu? Öpmeyi, sevmeyi, doyuma ulaşmayı? Yalandan da olsa takdir edilmeyi, ve hikayeler uydurmayı bir adamdan başka bir adama?
Biteceğini bile bile başlamayı? Ve biri biterken öbürüne koşmayı?
Ne -yalnızlıktan korkmadan- biteceğini bildiğim için başlamadıklarıma, ne de sudaki balıklardan başka açılan yaralarımı gören kahverengi bir çift göz olmayışına sızlıyor kalbim; demir kapı yüzüme çarptığından beri, hiçbir şey için ''keşke'' demeden ve kendi gölgeme sımsıkı sarılarak geçiyorum tanımadığınız gölgelerinizin arasından, gömdüğüm ölülerimi ararken.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder