7 Kasım 2014 Cuma

Askeri Casusluk

Anayasa Mahkemesi'ne;

Sayın Anayasa Mahkemesi Üyeleri,

Öncelikle, 10 Haziran 2014 tarihli Balyoz Davası temelli mektuplarımıza kulak verip, bizlerin mağduriyetlerini tahliye kararınız ile sonlandırığınız için size teşekkürlerimi ve minnetlerimi sunarım.

Bizler babalarımıza ve sevdiklerimize kavuşalı 5 ay dolmak üzere.
Özgürlük türkümüz olan 19 Haziran 2014, siz Değerli Üyelerin kararıyla evlerimizi yeniden ısıtmış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde, geç bile olsa hukuktan söz edilebileceğine dair büyük bir emsal teşkil etmiştir.

Ancak; babası 3 sene hapis yatmış, ve şahsım adına insanüstü hapishane koşullarına şahit olmuş bir evlat olarak, Balyoz Davası'na paralel olarak kurulmuş bir başka dava olan Askeri Casusluk Davası tutuklularının yaşadıkları mağduriyetlere ve hukuksuzluklara sessiz kalmak; ülkeme ve değerlerine, TSK ve subaylarına, baba ve evlatlarına şühesiz ki yapacağım en büyük vurdumduymazlık ve kötülük olacaktır.

Sayın Anayasa Mahkemesi Üyeleri,

Sizlere yalnız bir vatandaş olarak değil, Askeri Casusluk Davası kapsamında "müşteki" sıfatı adı altında iki defa ifade vermiş bir kız çocuğu olarak yazıyorum.

Bahsi geçen dava ile ilgili başımdan geçeni kısaca özetlemem gerekirse; ifadeye çağrılmamın ardından, hakkımda bahsedilen fişlemenin yapıldığı CD'yi dinlemek isteyip istemediğim sorulmuştur. Bu soruya cevap olarak "Evet" dememe rağmen, CD çalışmamıştır; buna ek olarak, daha önce adını hiç duymadığım bir Üsteğmen tarafından şantaja uğrayıp uğramadığım sorulduğunda, kendisini tanımadığımı ve herhangi bir tehdite maruz kalmadığımı belirtmişimdir. Cevabım üzerine Cumhuriyet Başsavcısı; "Keşke şikayetçi olsaydınız" diyerek kararımı etkilemeye teşebbüs etmiştir. Bu şahıs ile ilgili olarak şikayetimi size bu mektubu göndermemle beraber yapacağımı belirtmek isterim.

Bizler, Askeri Casusluk Davası ile ilgili kamuoyuna yansıyan haberleri kınıyor, ve düşmanın değil, ülkemizin Subaylarının evlerine ve özgürlüklerine bir an önce kavuşmaları için gün sayıyoruz.

"Müşteki" olduğu iddia edilen, fakat olmayan bir davanın müştekisi olamayacak gerçeğinin farkında olan şahsım adına, Askeri Casusluk Davası için tahliye kararınızı talep ediyorum.

Saygılarımla,

Cansu ERAYDIN

24 Ekim 2014 Cuma

Bir Garip Otobiyografi

Ne zaman umutsuzluğa düşsem vapur sesleri yankılanır odamın içerisinde.
Oysa benim odam hiç renk görmemiş gri bir duvara bakar.

Anılarım şahlanır, dört nala koşup dururlar o duvardan bu duvara.

Sağımdaki taş kalıbı bana memleketi anımsatır, belki bu yüzdendir hep ona dönük uykuya dalışım.
Solumdaki, biraz benden uzak kalmakla birlikte, aşktır yıllar yılı. Elimle tutamadığım, gözümle göremediğim o duygu, her gece farklı renkler getirir başucuma.

Minik bir okuma lambam vardır. 6-7 yaşlarımda başlattığım gölge oyunu - laf aramızda - onunla hala devam eder durur.
Kimi geceler bir köpeğin kulakları olur parmaklarım, kimilerinde ise bir ailenin 5 ferdi.

Çalışma masam vardır benim de evet, şanslılardan bir tanesiyimdir fakat, pek kullandığım söylenemez. Masa başında oturup birşeyler karalamak aldatmacadan ibarettir kendimi bildim bileli. Onun yerine sahilde bir bankta bağdaş kurup sigaramı tüttürürken zihnimi denize daldırıp çıkartarak okumayı, yazmayı daha insanca bulurum. 

Masa başında duran sandalyemin üzerinde ikamet eder sırt çantam. Her mevsimin, her saatin bir başka konusu girer içinde yerini bulur; Edip Cansever'in Ruhi Bey'i ile Orhan Veli'nin Allı Pullu Gemiler'ini sırtımda taşımaktır hayata anlam katmak. 

Laf onlardan açılmışken, komşularım olduklarını belirtmeden geçemem. Birkaç adım öteye, Fatih Köprüsü'nü geçtikten sonra Aşiyan yollarına selam çakarım her gece. Fakat eminim şimdi satırları ve sarhoş gönülleri sızlıyordur, her sabah yürüyüş piyasasına çıkan botokslu sosyete hanımlarını yattıkları yerden gördükçe. 

Odama geri dönecek olursak, pek çoğunuzun da merak etmediği üzere, mavi bir koltuğum vardır hemen pencere önünde. Poyraz rüzgarının duvardan taşıp açan yeşilliklere tokat atışlarını seyrederken, hapishane türküleri mırıldanmayı severim kendi kendime.

Beni dinleyen bir dostum vardır birkaç zamandır. Dilsiz olmasından mıdır bilmem, beni dinlemekten başka şey gelmez elinden.
Söylediğim şeyleri anladığını karşısına geçip ağladığımda kafamı dağıtmam için icat ettiği oyunlardan tahmin ederim.
Bir garip köpektir bana umutsuz yaşanmayacağını öğreten. ''Tek derdimiz kemik olsun'' der, geçeriz monologdan oyuna.

Kitaplar... Veya Nazım Hikmet'in kadınlara seslendiği, ve şiirinde de yazdığı gibi ''Kadınlarımız'', yani ''Kitaplarım''. Yıllar yılı İstanbul'dan Brüksel'e, Ankara'dan Heybeliada'ya benimle seyahat eden yoldaşlarım. Hiçbirinden vazgeçmeyeceğim şairlerim, romancılarım, klasiklerim, absürt tiyatro yazarlarım, isyankar parizyenlerim... İşte bu vasıtayla odama giren adamlarla çok uç noktalarda aşk hikayelerim olmuştur. Ve her biri ile sevgili kaldığımız aşikardır. Örneğin, Zola (ilk görüşte aşk), Maupassant (seneler süren bir serüvenin giderek monotonlaşması), Hugo (zor aşk), Orhan Veli (çocukluk aşkı), Cansever (yanlış zaman yanlış insan), Ümit Yaşar Oğuzcan (liseli yarim), Can Yücel (küfürbaz sevgilim), ve daha niceleri. Dediğim gibi hepsi sevgililerimdir, ve her biri ile farklı zamanlarda değişik sohbetler gerçekleştirmişizdir. Kimi bira sever, kimi rakı, kiminin ise şarapsız ve ekmeksiz uyku problemleri vardır.

Uzun lafın kısası, benim de elbet rüyalarıma girer bu allı pullu gemiler. Ve ''hala tuzlu akar kanım, istiridyelerin kestiği yerden.''

Epik Sendrom

''Kendi yaptıklarından başka yerde hata arama.''
''Bir yerlere kaçıp keyif sürseydim iyi mi olurdu?''
''O zaman kimse ne yaptığını bilmez, ve sen de bilmem kaçıncı kadehte halüsinasyon dolu gecelerin birinde izini kaybettirirdin.''
''Başkalarının dediklerine kulak asmamak ne kadar kötü olabilir ki?''
''Yüzleşmekten korkuyorsun.''
''Açık etmekten, değersizleştirmekten, evet, hem de oldukça.''
''Artık kim neyi değiştirebilir, kucak dolusu esaret tatmış kadınsın sen.''
''Kadın?''
''Değil misin?''
''Senden duymaya alışık değilim.''
''İnsan neden kendisinden bir başkasıymış gibi bahseder ki? Korkuyor musun?''
''Aklım almıyor.''
''Günden güne geriliyorsun. Oysa herkes oyununu çok güzel oynuyor. Suratlardaki yalan dolu gülücükleri görmüyor musun? Herkes memnun! İkinci perde açılalı uzun zaman oluyor.''
''Ben artık rol yapamıyorum.''
''Onunla konuşmayı denedin mi?''
''Bunu yaparsam mazimi kaybetmekten korkuyorum.''
''Maziden kim neyi kazanmış ki sen kaybedeceksin?''
''Geri dönmek istiyorum.''
''Sen bir salaksın. Kesme bir salak.''
''Böyle olacağını bilseydim...''
''Yapmaz mıydın?''
...
''Konuştukça yanıyor. Tam şurası.''
''Çıtır arkadaşların bu duruma ne diyor?''
''Sanırım memnunlar. Beni dinlemek onlara eğlenceli geliyor.''
''İçten içe?''
''Artık ben de onlardan biri olmak istiyorum. Bira var mı?''
''Hala?''
''Ben sana hala nefes alıyor musun diye sordum mu? Hem yerine yeşil çay koyamadım. Bundan daha fazla ölmek istemiyorum.''
''Ona haksızlık yapıp yapmadığını düşündün mü?''
''Yapsam bile buna onsuz geçen yıllar mani olur.''
''Bencil olduğunun farkında mısın? Önce bu derde düşersen belki daha iyi edersin.''
''Düşmeyeceğim gibi birşey.''
''O hala kabuğunu kıramadı, belki. Çok zorlanıyor, ve buna rağmen sana hiçbir yaşadığını yansıtmıyor.''
''Yansıtmadığını zannediyor.''
''Biraz şımar, biraz keyiflen.''
''Senin üzerine sifon çeksem hiç fena olmaz.''
''Bu kadar ağırdan alacak nesi var şu boktan hayatın?

''Hayat kısa, kuşlara benden bira.''



15 Eylül 2014 Pazartesi

Kedersizleştirilemeyenler

Kederin elimden alınmasına üzülecek kadar çürümüşüm zaman içerisinde.
Yine de dilimdeki acı tortular duygularımı henüz terketmiş değil.

Birşeyler karalamadığım zamanlarda aklımın zincire vurulduğunu hissediyorum.
Bunun ne demek olduğunu bilir misin diye soracaksanız hiç zahmet etmeyin, şairden daha iyi bildiğimi her gece zihnimde kurduğum çilingir sofrası kulağınıza fısıldayabilir.

Neden kederin bir özgürlük sembolü olduğu kanısına varamıyoruz?
Onun kadar hakiki birşey var mı insanı titreten? Yağmur damlalarını saymazsak, belki ölüm.

Her insanın kendi leşleri vardır elbet. Sanırım esas olan onları gömebilmek. 

Cansever ölülerini gömebildi mi sahiden?

Belki gömebilseydi bugün adını biliyor olmazdık. 

Her şair biraz yalancıdır.

Ama onlar, aslında sen ve onlar, yani siz, bilmiyordunuz.

Bakma böyle dediğime, ben de bilmiyordum.

Her an kapıyı kırabilirler.

22 Ağustos 2014 Cuma

Lacrimosa

"beklediğin gibi olmadı öyle değil mi?"
"seslerini duyar gibiyim,
yüzlerini görür gibiyim"
"onlar, uzaktan seni seyredenler şimdi maskelerinin ardında keyiften çatlıyorlar
düş kırıklıkları seni öldürürken yanındakileri gıdıklıyor."
"ben onunla eskisi gibi olacağımızı düşünmüştüm.
olmadık. olamadık. olamıyoruz."
"kafamda lacrimosa, ölümü düşlüyorum."
"yine mi?"
"ne zaman çıktı ki aklımdan,
ilaçlara başladığımdan beri mi?"
"o yeşil haplar yalnızca doktorların ceplerini doldurmak için.
ne sen ölümü unuttun ne de o seni.
"ve biliyor musun ömür boyu ondan kurtulamayacaksın."
"çocuğum olunca da mı?"
"bu konuyu boşver.
en yakınların ölmeye başlayacaklar.
aklından geçenleri biliyorum." 
"onlar da biliyorlar mıdır dersin?"
"onları bilmem ama o biliyor."
"o kim?"
"denizdeki."
"sesimi duyuyor mudur?"
"sen sustuğunda bile."

"özgürlüğü özlüyorum. hiçbir şeyin farkında olmadığım zamanları." 
"geri dönüş yok, biliyorsun."
"yazarken kendimi piyano çalıyor gibi hissediyorum.
belki artık notalara basmamamın sebebi bu."
"mazeretler... üstüne yok!"

"herkes oradaydı.
bir o yoktu.
bekledim. gelmedi. neredeydi bilmiyorum.
oysaki ben onu çok özlemiştim.
ona olan düşkünlüğümün farkındaydı herkes.
tek isteğim, senelerce hayal ettiğim o danstı.
ama o, ona en çok ihtiyacım olan zamanda yanımda değildi."
"buna şarşırmamalısın. sen ve o, aynı kanı taşısanız da, farklısınız."

"ona anlattıklarımı anlamıyor. 
okuduğum şiirlerden haz almıyor.
fransızcayı da bırakacaktır zamanla.
bana yazdığı mektupları unutur.
...
şarkıların anlamı yok.
yanındayken ağlayamıyorum.
herşeyi deliliğe vuruyor.
kederi yaşamıyor, bana da yaşatmıyor.
yaşatmıyor."



10 Haziran 2014 Salı

Anayasa Mahkemesi'ne

Sayın Anayasa Mahkemesi Mensupları,

Şimdiden, temeli de Babalar Günü olan bu yazıdaki kutsal gününüzü kutlar, hayatınızın hiçbir evresinde evlatlarınızdan ayrı kalmamanızı temenni ederim.

Sizlerin de çok iyi bildiği ve ilgilendiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti "Ergenekon" fırtınası ile başlayan, ve devamında "Fuhuş ve Askeri Casusluk", "Poyrazköy", "Amirallere Suikast", ve "Balyoz" davaları adı altında tutuklanan askerler, gazeteciler, akademisyenler adına yüzlerce aydın insanı, babayı ve anneyi, evlatları ve birbirini sevenleri tutsak vermiştir.

Cezaevlerinde tutulan insanlar ve aileleri; onur intiharlarından, kanserlere; beyin kanamalarından açık kalp ameliyatlarına kadar sonuçları telafi edilemez hasarlara, hastalıklara, ölümlere birebir şahit olmuş, tüm bunların acılarını fazlasıyla yaşamışlardır.

Babası suçunu bilmeden hapise girdiğinde ana rahmine düşen çocuklar konuşmayı, yürümeyi, ve hatta özlemeyi öğrendiler. Bebekler babasız okullu oluyor, kızlar babasız gelinlik giyip baba ocağından ayrılıyor ve henüz kendileri çocuk iken bir tanecik babasından ayrılan bu evlatlar artık çocuk sahibi olmaya başlıyorlar.

Biliyorum, bundan önce çok mektup yazıldı, okundu, veya okunmadan çöpe atıldı, yakıldı.

Biz çocuklar, bu sebepsiz ayrılıktan; hiç suçumuz olmaksızın gerek sağlık sorunlarıyla, gerek kendi gelecek planlarımızı elimizin tersiyle iterek, gerek ise kaybolan yıllarımızla nasibimizi; babalarımızı sahte deliller vasıtasıyla cezalarını onayan, sevgisiz ve kindar yetiştirilen bir topluluk sayesinde aldık.

Kararı verecek olan siz değerli Anayasa Mahkemesi Heyeti; 23 yaşına henüz giren bu evladın çığlıkların duyunuz.

Sizler de babasınız, veya baba adaylarısınız, bizleri bir an olsun kendi çocuklarınız yerine koyunuz. Ve vicdanınıza sorunuz; bu acının bir tarifi var mı? Haksızlığa boyun eğmek bizim kanımızda yok, peki ya sizin var mı?

Bizler anne ve babalarımız tarafından sevgi ve saygı ile büyütüldük. Kin tutmak, öc almak, darbeci zihniyeti gerçek asker ve ailelerinin özünde yoktur.

Tarihe adınızı şan ve şerefle yazdırmak sizin elinizde. Gelin, hep beraber bitirelim bu kanlı kısır döngüyü.

Efendiler; kararınız ne olursa olsun, hemen öncesinde bir kez de bizim için sarılın evlatlarınıza.

Şimdiden babalar gününüzü kutlar, herşeyin sizlerin elinde olduğunu hatırlatmak isterim.

Saygılarımla,

Cansu ERAYDIN




3 Mart 2014 Pazartesi

Birinci Perde

Demir parmaklıkların ardında bir adam. 
Vücudunun ve zihninin sıcaklığı kelepçelerini eritmek üzere. 
Odanın içinde dilediği gibi hareket edebiliyor. 
Bir elinde kitap, diğerinde ise bir satranç taşı; içeride hür olduğu aşikar.

Dört tarafı demir parmaklıkla çevrili alanın dışında bir kız. 
Uzaktan bakınca özgür gibi görünüyor.
Fakat yaklaşıldıkça fark ediliyor ki elleri adamın demir parmaklıklarına kelepçeli bir biçimde duruyor. 
Kelepçesi buz tutmuş.
Kıpırdayamıyor. 

Adam hararetli bir şekilde içeride volta atıyor. 
Yürüyor, koşuyor, kızınca mekik çekiyor, özleyince şarkı söylüyor.
Kız ayakta durmaktan yorgun.
Yüzünün solgunluğu anlaşılmasın diye abartılı bir şekilde makyaj yapmış.
Bilekleri mosmor; ara sıra yüzü gözükmeyen bir infaz memuru yanına gelip kızın bileklerini kendi rengine boyuyor.
Demir parmaklı odanın ardındaki adam dışarıda olup bitenleri göremiyor. 
Kız ise onun her hareketine şahit, fakat konuşursa kelepçelerin bileklerini daha da sıkacağını biliyor.
Demir canını yakıyor. 

Bir anda bembeyaz bir martı konuyor koluna.
Gözgöze geliyorlar.
Martı, konduğu kolun ağrısını kıza unutturveriyor.
''Şimdi nereye uçacağını biliyorsun...'' diyor kız.
Anlaşıyorlar.

Ansızın adam kızın tam karşısında duruveriyor, ve parmaklıkları tutup dışarı bakıyor. 
Denizi görüyor, yosunu kokluyor.
Rüzgar saçlarını geriye doğru savuruyor.
Gülümsüyor.
Kelepçenin bir zinciri daha atıyor. 
Elleri biraz daha gevşiyor.

Dışarıdaki martı bir çırpıda içeri giriveriyor.
Parmaklıkların ardından geçerken bir kanadı kırılıyor.
Martı artık uçamıyor.

Kız da adam da martıya bakıyorlar. 
Adam onu avuçlarının içerisine alıyor. 
Onu öpüyor, kokluyor, ve kırılan kanadını bir bez parçasıyla sarıp sarmalıyor.
''Artık ikimiz de yaralıyız.'' diyor.
Kızın gözünden bir damla yaş akıyor.

Odanın içi loş bir kırmızıyla karartılıyor; sahnede bir martı. 
Sahnede bir martı, bir adam.
Sahnede bir martı, bir adam, bir kız.
Uykuya dalıyorlar.
Bir o kadar ayrı, bir o kadar birlikte.

Adam uykuya hürriyetle dalıyor. 
Kız rüyasında tutsaklığı görüyor.
Martının tek düşündüğü deniz.

Uykunun en derin yerinde, odanın içerisinde ışıklar yanıp sönmeye başlıyor.
Sükunetin ve uykuya dalmadan önceki soru işaretlerinin yerini büyük bir gürültü alıyor.

Martı yerinden fırlıyor. Odanın içinde dört dönüyor. Uçmak istiyor, uçamıyor, güçlü gagasıyla kulağı rahatsız edecek derecede anlaşılmaz sesler çıkartıyor.
Kız yerinden sıçrıyor. O sıçramayla bileklerini tutan kelepçeler canını bir kez daha yakıyor. Avaz avaz bağırıyor. Adamın kendisini farketmesi için başını demirlere vurup ses çıkartmaya çabalıyor.

Kaos ortamında adam martıyı tutar tutmaz bir türkü mırıldanmaya başlıyor.
Kız, adamın martının başında gezdirdiği parmaklarını kendi başında hissediyor.
Ve adamın ninnisini dinlerken yeniden uykuya dalıyor.

Ortalığı bir lodos esintisi alıp götürüyor.
Perde, adamın gülümseyerek mırıldandığı sözlerle kapanıyor.