Bir haftayı daha bitirmiş olmanın getirmiş olduğu yorgunluğun ne
zihnime ne de vücuduma hüküm sürmesine izin veremeyecek kadar huzurlu bir vapur
yolculuğu geçirmeye hazırlanıyorum. Yoğun İstanbul trafiğinden kurtulup kendimi
denizin şefkatli kollarına bırakıyorum.
Bostancı vapur iskelesinden kalkan yandan çarklı ada vapuru
sırasıyla Kınalı ve Burgaz adalarına uğruyor. Büyük bir kalabalık bizden
ayrılarak kendisini ufak kara parçalarına atmaya hazırlanıyor. Farklı yaşlardan
ve farklı mezheplerden insanların oluşturduğu bu yoğunluğu gözlemliyorum; bazı
simalar zihnime tanıdık gelmeye başlamış bile. İlk iskelede inen rum teyzeyi
rengarenk çiçeklerle süslenmiş şapkasından tanıyorum; bir sonraki ada parçasına
ayağını zorlanarak atan yorgun balıkçı amcayı yanımdan geçtikten sonra
arkasında bıraktığı anason kokusu ele veriyor.
Ruhuma iyi gelen bu ada insanı profilinin büyük bir kısmı gemiyi
terk ettikten sonra, kaptan vapurun burnunu Heybeliada'ya doğru çevirmeye
hazırlanıyor. Her yolculukta içimi kaplayan tarifsiz heyecan yeniden kan
basıncımı yükseltmeye başlıyor. Biraz rahatlamak adına kısa sürede yuvam haline
gelen bu adanın seyrine dalmaya karar veriyorum. Cama başımı yaslar yaslamaz
bembeyaz bir martıyla göz göze geliyorum. İlk defa bir martının telaşlı bakışlarına
tanık oluyorum. Geminin güçlü pervanesi, denizi onun küçücük gözlerine
sıçratmaktan utanmıyor; bünyesine ağır gelen damlalar, martının gözlerinden yaş
gibi bir bir akıyor. Tam o an, kalbime, son nefesimi verene dek asla geçmeyecek
bir bıçak gibi saplanıyor martının gözyaşları.
Gözlerimin önünden gitmeyen martının bakışlarıyla vapurun
merdivenlerinden ağır adımlarla inmeye başlıyorum. Karşıma tüm yalnızlığıyla
Deniz Lisesi çıkıveriyor. Her cuma beni okulun merdivenlerinde bekleyen babamı
arıyor gözlerim. İlk defa orada olmadığını görüyorum. Babama, okul komutanı
olarak atandığından beri haftalık ziyaretimi gerçekleştirip onunla evimize
giden yokuşu çıkma keyfinin bir an bile olsa sekteye uğramasının beni bu kadar
üzeceği gerçeği ile ilk defa karşı karşıya kalıyorum. Belki de yalnızca bu cuma
gününe mahsus olarak böyle hissediyorum.
Vapurdan iniyorum. Aklım karışık. İçimde huzura dair hiçbir şey
kalmadığını biliyorum. ''Belki bir işi çıkmıştır'' diye düşünüyorum. Okula
girip girmemek konusunda içimde tereddütlerle savaşırken ayaklarım beni okulun
kapısından içeriye doğru sürüklüyor. Nizamiyede asık suratlı bir iki subayla
karşılaşıyorum. Anlam veremeden kısık sesle iyi akşamlar dileklerimi sunup
hızlanan adımlarla babamın odasına doğru ilerliyorum. Merdivenlerden yukarı
çıkıp odasına giriyorum. Babam ayakta. Masasının üstünü ilk kez dağınık
görüyorum. Ayaküstü birbirimize sarılıp hiç konuşmadan özlem gideriyoruz.
Gözlerinin içine bakıyorum; soluk, yorgun ve kanlanmış gözlerle bana bakıyor;
beni görmediğini hissediyorum.
''Hoşgeldin kızım...'' derken odanın kapısına vuruluyor. Nöbetçi
subayın içeri girmesiyle beraber zihnim allak bullak oluyor. Konuşulanlar
arasından kelimeleri seçmekte güçlük çekiyorum. Hastane, koşu, kalp krizi gibi
sözcükleri duyar duymaz beynimden vurulmuşa dönüyorum. Adada yaşayan birisinin
başına bir şey gelmiş olabileceğini düşünüyorum.
Babam odada yalnız kalır kalmaz yanına koşuyorum.
''Baba?''
''Lise 1'lerden bir çocuk, bugün koşu testi esnasında fenalaşıp
yere yığılmış, onu hastaneye gönderdik.''
''Bilinci yerinde mi?''
''Hayır kızım, yoğun bakımda.''
''İsmi ne?''
''Ozan.''
Martının gözyaşları damla damla, sızlayan
kalbimden içime doğru akıyor. Masanın üstünde duran öğrenci albümünü alıp
titreyen ellerle Ozan'ı bulmaya çalışıyorum. Onlarca surat. Onlarca hayat
geçiveriyor parmaklarımın arasından. Bilmeden durakladığım sayfada Ozan'ın
sürmeli gözleriyle bana baktığını fark etmem zaman alıyor. O fotoğrafı ömrümün
sonuna kadar yanımda taşıyacağımı; en zor, yalnız ve güçsüz gecelerimde hep
onun 16 yaşının ardından arkasında bıraktıklarına bakan vesikalığı ile
konuşacağımı bilmeden uzun uzun gözlerine bakıyorum.
Martının gözyaşları, o 29
Aralık 2005 akşamı benim, yılbaşı akşamı da dışarıdan gelen geri sayım sesleri
ile babamın gözlerinden süzülüyor.
Ne zaman bir martı sesi duysam hep gözlerini anımsarım.
Yine yeni bir yılın arifesindeyiz. Onu kaybedeli tam 8 sene
oldu.
Ben büyümeye devam ediyorum. Ozan hala 16 yaşında.
Martılar hiç ağlamasın.
İyi seneler.
Yazının seslendirilmiş hali için
Hakan Boynueğri'ye teşekkürler...
https://www.youtube.com/watch?v=LIUG5COnGbQ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder