24 Şubat 2014 Pazartesi

Cezaevi Oyunu

Seninle hiç yoktan oyunlar, tebessümler var ettik.

Kapalı görüş odasında, demir parmaklık demeye bile dilimin varmadığı minik minik örülmüş tel örgülerin ardından göz göze gelebilmeyi denedik.
Migreni olmayan insanı migren eden türden bir mide bulantısına sebep oluyor milimetrik karelerin ötesinden insan yüzü aramak. Hele ki o yüz bir baba yüzüyse...

Bugün kapalı görüş günü. Yani sana dokunmak, seni koklamak, avuçlarımı avuçlarının içerisine yerleştirmek, başımı omuzuna koymak, sesini olduğu gibi duyabilmek, yasak.

Pis bir camın ardından bile olsa sana bakmaya doyamayacağım 45 dakikanın peşinden sürükleniyorum. Fakat hiçbir görüş bu dakikalarla sınırlı kalmıyor. Öncesi, ve sonrası var, hepsi de seninle dolu.

Odada, küçük bir avluya açılan beyaza boyalı bir pencere var. O küf tutmuş pencereyi açıyorum. Karşı tarafı görmek neredeyse imkansız; hareket halindeki karartının tek sıra halinde yürüyen adamlar olduğunu düşünüyorum; kiminin elinde sazı, kiminin elinde kağıt kalem, bir zincirli kapıdan bir ötekine gitmeye çabalıyorlar.

Kulağıma uğultular geliyor. O seslerin arasından senin sesini bulmaya çalışıyorum.

Kokunu bile duymaya çalıştığım oldu, biliyor musun. Avluya düşen bir iki esinti ile kokunu beklediğim de oldu.

Hiç senin de kızının kokusunu aldığın oldu mu, avluda?

Beni bulmaya çalışan meraklı gözlerini görür görmez, adını, aramızda buram buram nem kokan avluda bağırıyorum. Vakit geçmeden beni fark et diye çırpınıp duruyorum; avluya adımını atar atmaz bana ''kızım'' deyip infaz memuru tarafınca oradan çıkartılıp görüş odasına getirilene kadar insanoğlunun yaşayabileceği en büyük umutları ve tükenişleri aynı anda yaşıyor, tarifsiz bir acıyla yüzüme bir gülücük kondurup görüş camının önünde seni beklemeye koyuluyorum.

Elime aldığım o pis telefon, görüş esnasında kulağıma öyle bir yapışmış oluyor ki, artık o da benim bir parçam olmuşçasına yabancılık çekmiyor, iğrenmiyorum.

Bana hep ''Ben senin gözünün içine baktığımda sadece seni gördüğüm zamanı değil, öncesindekileri de fark ederim. Hep iyi ol.'' dersin.

Kızın çok istese de bazen iyi olamayabiliyor, baba.

Böyle zamanlarda küçük oyunları devreye sokmak en iyisi.

Yoksa vedalaşamadan elindeki telefonun sesini bir anda kestiklerinde, camın ardında duran babana ulaşmak için içinden camı çerçeveyi indirmek gelir. Şayet böyle bir durum söz konusu olursa, doğrudan oyun dışı edilirsin.

Veya en basitinden, kontrol odasından geçerken infaz memurlarına güler yüz göstermezsen, ağzında sakız olmadığını kanıtlamak için bademciklerine kadar kendini arattırırsın.

Oyuna deri ve kapuşonlu bir kıyafet ile gelinmeyeceğini kabul etmezsen, kar kış demeden tişörtle yürütülür, oyun sırasında öylece bekletilirsin.

Oyun saatsiz oynanır, zaman kavramını unutmak zorundasındır.

Kuralları asla sen belirleyemezsin.

Oyunun kazananı da kaybedeni de yoktur.

Ve orada yaşadığın herşey, orada kalmaya mahkumdur, ne kadar çok istesen de; anlatamazsın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder