Seninle
hiç yoktan oyunlar, tebessümler var ettik.
Kapalı
görüş odasında, demir parmaklık demeye bile dilimin varmadığı minik minik
örülmüş tel örgülerin ardından göz göze gelebilmeyi denedik.
Migreni
olmayan insanı migren eden türden bir mide bulantısına sebep oluyor milimetrik
karelerin ötesinden insan yüzü aramak. Hele ki o yüz bir baba yüzüyse...
Bugün
kapalı görüş günü. Yani sana dokunmak, seni koklamak, avuçlarımı avuçlarının
içerisine yerleştirmek, başımı omuzuna koymak, sesini olduğu gibi duyabilmek,
yasak.
Pis
bir camın ardından bile olsa sana bakmaya doyamayacağım 45 dakikanın peşinden
sürükleniyorum. Fakat hiçbir görüş bu dakikalarla sınırlı kalmıyor. Öncesi, ve
sonrası var, hepsi de seninle dolu.
Odada,
küçük bir avluya açılan beyaza boyalı bir pencere var. O küf tutmuş pencereyi
açıyorum. Karşı tarafı görmek neredeyse imkansız; hareket halindeki karartının
tek sıra halinde yürüyen adamlar olduğunu düşünüyorum; kiminin elinde sazı,
kiminin elinde kağıt kalem, bir zincirli kapıdan bir ötekine gitmeye
çabalıyorlar.
Kulağıma
uğultular geliyor. O seslerin arasından senin sesini bulmaya çalışıyorum.
Kokunu
bile duymaya çalıştığım oldu, biliyor musun. Avluya düşen bir iki esinti ile
kokunu beklediğim de oldu.
Hiç
senin de kızının kokusunu aldığın oldu mu, avluda?
Beni
bulmaya çalışan meraklı gözlerini görür görmez, adını, aramızda buram buram nem
kokan avluda bağırıyorum. Vakit geçmeden beni fark et diye çırpınıp duruyorum;
avluya adımını atar atmaz bana ''kızım'' deyip infaz memuru tarafınca oradan
çıkartılıp görüş odasına getirilene kadar insanoğlunun yaşayabileceği en büyük
umutları ve tükenişleri aynı anda yaşıyor, tarifsiz bir acıyla yüzüme bir
gülücük kondurup görüş camının önünde seni beklemeye koyuluyorum.
Elime
aldığım o pis telefon, görüş esnasında kulağıma öyle bir yapışmış oluyor ki,
artık o da benim bir parçam olmuşçasına yabancılık çekmiyor, iğrenmiyorum.
Bana
hep ''Ben senin gözünün içine baktığımda sadece seni gördüğüm zamanı değil,
öncesindekileri de fark ederim. Hep iyi ol.'' dersin.
Kızın
çok istese de bazen iyi olamayabiliyor, baba.
Böyle
zamanlarda küçük oyunları devreye sokmak en iyisi.
Yoksa
vedalaşamadan elindeki telefonun sesini bir anda kestiklerinde, camın ardında
duran babana ulaşmak için içinden camı çerçeveyi indirmek gelir. Şayet böyle
bir durum söz konusu olursa, doğrudan oyun dışı edilirsin.
Veya
en basitinden, kontrol odasından geçerken infaz memurlarına güler yüz
göstermezsen, ağzında sakız olmadığını kanıtlamak için bademciklerine kadar
kendini arattırırsın.
Oyuna
deri ve kapuşonlu bir kıyafet ile gelinmeyeceğini kabul etmezsen, kar kış
demeden tişörtle yürütülür, oyun sırasında öylece bekletilirsin.
Oyun
saatsiz oynanır, zaman kavramını unutmak zorundasındır.
Kuralları
asla sen belirleyemezsin.
Oyunun
kazananı da kaybedeni de yoktur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder