Mor ve ötesi ışınlarda süt emmiş bebeklerdi onlar. Kiminin
ismini çoktan unuttum, zaten çoğunu da ben tanıyamadan öldürdü kral.
Atları çok severdi iktidarsız adamlar; ve üzerlerinden
inmeden susmayı bilmezlerdi bellek papatyalarımda dört nala koşan aciz ruhlar.
İçtikleri şarabın daha ilk yudumunda beliriverirdi kentin en
güzel kadınları; bir üzüm çekirdeğinin tortusunu vicdanımdan gasp eder bir
halleri vardı bana sorarsanız. Anlaşılmaz aşk şiirleri dilenirdi onlardan esmer
sokakların hatırası; sadakalar hep bilindik bir iki mısra olurdu, kimine göre
cevapların en alası.
Sorumsuz bir babanın soğuk avuçlarında can veren bebeklerdi
onlar. Ne Beckett doğmuştu, ne de absürt tiyatrosu henüz o zamanlar.
Dilbilim kuramları bir çırpıda boğardı gençliğin haykıran
tiz sesini; geçmişi sorgulayanlar hor görülür, geleceğe doğru daima ''Marş,
ileri!'' kokardı kurallar.
Varlığın bir çırpıda sonlandırılması okutulmazdı
Charlemagne'nın öğrencilerine; düşünen halk zora sokardı hükümdarın pahalı
vazosunun bir kibrit çöpü bile etmeyen zihnini. Söyleyemedikleri sustururdu bir
fikir suçlusunu tutulduğu zindanda; ve kendisinden altı saat uzaklıktaki ülkesini
görmesini yasaklayanları her sabah gazetelerde gördüğünde, üst ranzadaki
annesine ağlamaktan çekinirdi kitaplar soğuk bir Pazar gecesinin aldıramaz
işgüzar nefsinde.
Ağlamayan, ve gözleri dolu bebeklerdi onlar. Ne adları
yazıldı büyük puntolarla tarih defterlerine, ne de diz çöktü kundaktaki
yaşıtları, süt kokulu hatıralarına.
Yalnız bir genç kadın hatıralarını bir bir sıralarken
herhangi bir akşamın herhangi bir vaktinde; ölüme diz çöktü sırlarla dolu
Sylvia, intihar kokan 58 doğumlu Marmara denizinde. Ve kendi kendine konuştuğu
gecelerden birinde, istemsiz; ceza hak etmeyen cezalı çocukları andı, diz
kapaklarının saati yanlış gösteren yorgun gölgesinin ıslak yenilgisinde.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder