15 Eylül 2014 Pazartesi

Kedersizleştirilemeyenler

Kederin elimden alınmasına üzülecek kadar çürümüşüm zaman içerisinde.
Yine de dilimdeki acı tortular duygularımı henüz terketmiş değil.

Birşeyler karalamadığım zamanlarda aklımın zincire vurulduğunu hissediyorum.
Bunun ne demek olduğunu bilir misin diye soracaksanız hiç zahmet etmeyin, şairden daha iyi bildiğimi her gece zihnimde kurduğum çilingir sofrası kulağınıza fısıldayabilir.

Neden kederin bir özgürlük sembolü olduğu kanısına varamıyoruz?
Onun kadar hakiki birşey var mı insanı titreten? Yağmur damlalarını saymazsak, belki ölüm.

Her insanın kendi leşleri vardır elbet. Sanırım esas olan onları gömebilmek. 

Cansever ölülerini gömebildi mi sahiden?

Belki gömebilseydi bugün adını biliyor olmazdık. 

Her şair biraz yalancıdır.

Ama onlar, aslında sen ve onlar, yani siz, bilmiyordunuz.

Bakma böyle dediğime, ben de bilmiyordum.

Her an kapıyı kırabilirler.

22 Ağustos 2014 Cuma

Lacrimosa

"beklediğin gibi olmadı öyle değil mi?"
"seslerini duyar gibiyim,
yüzlerini görür gibiyim"
"onlar, uzaktan seni seyredenler şimdi maskelerinin ardında keyiften çatlıyorlar
düş kırıklıkları seni öldürürken yanındakileri gıdıklıyor."
"ben onunla eskisi gibi olacağımızı düşünmüştüm.
olmadık. olamadık. olamıyoruz."
"kafamda lacrimosa, ölümü düşlüyorum."
"yine mi?"
"ne zaman çıktı ki aklımdan,
ilaçlara başladığımdan beri mi?"
"o yeşil haplar yalnızca doktorların ceplerini doldurmak için.
ne sen ölümü unuttun ne de o seni.
"ve biliyor musun ömür boyu ondan kurtulamayacaksın."
"çocuğum olunca da mı?"
"bu konuyu boşver.
en yakınların ölmeye başlayacaklar.
aklından geçenleri biliyorum." 
"onlar da biliyorlar mıdır dersin?"
"onları bilmem ama o biliyor."
"o kim?"
"denizdeki."
"sesimi duyuyor mudur?"
"sen sustuğunda bile."

"özgürlüğü özlüyorum. hiçbir şeyin farkında olmadığım zamanları." 
"geri dönüş yok, biliyorsun."
"yazarken kendimi piyano çalıyor gibi hissediyorum.
belki artık notalara basmamamın sebebi bu."
"mazeretler... üstüne yok!"

"herkes oradaydı.
bir o yoktu.
bekledim. gelmedi. neredeydi bilmiyorum.
oysaki ben onu çok özlemiştim.
ona olan düşkünlüğümün farkındaydı herkes.
tek isteğim, senelerce hayal ettiğim o danstı.
ama o, ona en çok ihtiyacım olan zamanda yanımda değildi."
"buna şarşırmamalısın. sen ve o, aynı kanı taşısanız da, farklısınız."

"ona anlattıklarımı anlamıyor. 
okuduğum şiirlerden haz almıyor.
fransızcayı da bırakacaktır zamanla.
bana yazdığı mektupları unutur.
...
şarkıların anlamı yok.
yanındayken ağlayamıyorum.
herşeyi deliliğe vuruyor.
kederi yaşamıyor, bana da yaşatmıyor.
yaşatmıyor."



10 Haziran 2014 Salı

Anayasa Mahkemesi'ne

Sayın Anayasa Mahkemesi Mensupları,

Şimdiden, temeli de Babalar Günü olan bu yazıdaki kutsal gününüzü kutlar, hayatınızın hiçbir evresinde evlatlarınızdan ayrı kalmamanızı temenni ederim.

Sizlerin de çok iyi bildiği ve ilgilendiği üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti "Ergenekon" fırtınası ile başlayan, ve devamında "Fuhuş ve Askeri Casusluk", "Poyrazköy", "Amirallere Suikast", ve "Balyoz" davaları adı altında tutuklanan askerler, gazeteciler, akademisyenler adına yüzlerce aydın insanı, babayı ve anneyi, evlatları ve birbirini sevenleri tutsak vermiştir.

Cezaevlerinde tutulan insanlar ve aileleri; onur intiharlarından, kanserlere; beyin kanamalarından açık kalp ameliyatlarına kadar sonuçları telafi edilemez hasarlara, hastalıklara, ölümlere birebir şahit olmuş, tüm bunların acılarını fazlasıyla yaşamışlardır.

Babası suçunu bilmeden hapise girdiğinde ana rahmine düşen çocuklar konuşmayı, yürümeyi, ve hatta özlemeyi öğrendiler. Bebekler babasız okullu oluyor, kızlar babasız gelinlik giyip baba ocağından ayrılıyor ve henüz kendileri çocuk iken bir tanecik babasından ayrılan bu evlatlar artık çocuk sahibi olmaya başlıyorlar.

Biliyorum, bundan önce çok mektup yazıldı, okundu, veya okunmadan çöpe atıldı, yakıldı.

Biz çocuklar, bu sebepsiz ayrılıktan; hiç suçumuz olmaksızın gerek sağlık sorunlarıyla, gerek kendi gelecek planlarımızı elimizin tersiyle iterek, gerek ise kaybolan yıllarımızla nasibimizi; babalarımızı sahte deliller vasıtasıyla cezalarını onayan, sevgisiz ve kindar yetiştirilen bir topluluk sayesinde aldık.

Kararı verecek olan siz değerli Anayasa Mahkemesi Heyeti; 23 yaşına henüz giren bu evladın çığlıkların duyunuz.

Sizler de babasınız, veya baba adaylarısınız, bizleri bir an olsun kendi çocuklarınız yerine koyunuz. Ve vicdanınıza sorunuz; bu acının bir tarifi var mı? Haksızlığa boyun eğmek bizim kanımızda yok, peki ya sizin var mı?

Bizler anne ve babalarımız tarafından sevgi ve saygı ile büyütüldük. Kin tutmak, öc almak, darbeci zihniyeti gerçek asker ve ailelerinin özünde yoktur.

Tarihe adınızı şan ve şerefle yazdırmak sizin elinizde. Gelin, hep beraber bitirelim bu kanlı kısır döngüyü.

Efendiler; kararınız ne olursa olsun, hemen öncesinde bir kez de bizim için sarılın evlatlarınıza.

Şimdiden babalar gününüzü kutlar, herşeyin sizlerin elinde olduğunu hatırlatmak isterim.

Saygılarımla,

Cansu ERAYDIN




3 Mart 2014 Pazartesi

Birinci Perde

Demir parmaklıkların ardında bir adam. 
Vücudunun ve zihninin sıcaklığı kelepçelerini eritmek üzere. 
Odanın içinde dilediği gibi hareket edebiliyor. 
Bir elinde kitap, diğerinde ise bir satranç taşı; içeride hür olduğu aşikar.

Dört tarafı demir parmaklıkla çevrili alanın dışında bir kız. 
Uzaktan bakınca özgür gibi görünüyor.
Fakat yaklaşıldıkça fark ediliyor ki elleri adamın demir parmaklıklarına kelepçeli bir biçimde duruyor. 
Kelepçesi buz tutmuş.
Kıpırdayamıyor. 

Adam hararetli bir şekilde içeride volta atıyor. 
Yürüyor, koşuyor, kızınca mekik çekiyor, özleyince şarkı söylüyor.
Kız ayakta durmaktan yorgun.
Yüzünün solgunluğu anlaşılmasın diye abartılı bir şekilde makyaj yapmış.
Bilekleri mosmor; ara sıra yüzü gözükmeyen bir infaz memuru yanına gelip kızın bileklerini kendi rengine boyuyor.
Demir parmaklı odanın ardındaki adam dışarıda olup bitenleri göremiyor. 
Kız ise onun her hareketine şahit, fakat konuşursa kelepçelerin bileklerini daha da sıkacağını biliyor.
Demir canını yakıyor. 

Bir anda bembeyaz bir martı konuyor koluna.
Gözgöze geliyorlar.
Martı, konduğu kolun ağrısını kıza unutturveriyor.
''Şimdi nereye uçacağını biliyorsun...'' diyor kız.
Anlaşıyorlar.

Ansızın adam kızın tam karşısında duruveriyor, ve parmaklıkları tutup dışarı bakıyor. 
Denizi görüyor, yosunu kokluyor.
Rüzgar saçlarını geriye doğru savuruyor.
Gülümsüyor.
Kelepçenin bir zinciri daha atıyor. 
Elleri biraz daha gevşiyor.

Dışarıdaki martı bir çırpıda içeri giriveriyor.
Parmaklıkların ardından geçerken bir kanadı kırılıyor.
Martı artık uçamıyor.

Kız da adam da martıya bakıyorlar. 
Adam onu avuçlarının içerisine alıyor. 
Onu öpüyor, kokluyor, ve kırılan kanadını bir bez parçasıyla sarıp sarmalıyor.
''Artık ikimiz de yaralıyız.'' diyor.
Kızın gözünden bir damla yaş akıyor.

Odanın içi loş bir kırmızıyla karartılıyor; sahnede bir martı. 
Sahnede bir martı, bir adam.
Sahnede bir martı, bir adam, bir kız.
Uykuya dalıyorlar.
Bir o kadar ayrı, bir o kadar birlikte.

Adam uykuya hürriyetle dalıyor. 
Kız rüyasında tutsaklığı görüyor.
Martının tek düşündüğü deniz.

Uykunun en derin yerinde, odanın içerisinde ışıklar yanıp sönmeye başlıyor.
Sükunetin ve uykuya dalmadan önceki soru işaretlerinin yerini büyük bir gürültü alıyor.

Martı yerinden fırlıyor. Odanın içinde dört dönüyor. Uçmak istiyor, uçamıyor, güçlü gagasıyla kulağı rahatsız edecek derecede anlaşılmaz sesler çıkartıyor.
Kız yerinden sıçrıyor. O sıçramayla bileklerini tutan kelepçeler canını bir kez daha yakıyor. Avaz avaz bağırıyor. Adamın kendisini farketmesi için başını demirlere vurup ses çıkartmaya çabalıyor.

Kaos ortamında adam martıyı tutar tutmaz bir türkü mırıldanmaya başlıyor.
Kız, adamın martının başında gezdirdiği parmaklarını kendi başında hissediyor.
Ve adamın ninnisini dinlerken yeniden uykuya dalıyor.

Ortalığı bir lodos esintisi alıp götürüyor.
Perde, adamın gülümseyerek mırıldandığı sözlerle kapanıyor.

25 Şubat 2014 Salı

À toi

Crois-tu au destin, ou dessinons-nous le notre?

J'étais une chercheuse et je le suis encore sans doute; jamais à travers les gens mais toujours dans le ciel et dans les livres. Ces deux miracles ne m'ont jamais quitté. Je me souviens de t'avoir écouté un jour au bord de la mer, me dire qu'à chaque fois que tu regardais le ciel, tu pensais à moi, et que tu essayais d'imaginer à quoi pouvais-je ressembler sans savoir qui j'étais et ou j'étais.

J'ai eu des amis, et des moments que j'ai du enterrer au fond des océans froids et profonds, sans savoir que je ne pourrais plus sortir de cet éternité glacial.

Mon univers se formait du ciel et de la mer; ils me suffisaient pour imaginer, et imaginer me fournissait la liberté.

J'ai écris, comme le dit Coelho, pour hurler en silence.

Mais une nuit de Septembre, mes yeux ont croisé les tiens, mes mains ont serré les tiennes, mon corps s'est tenu contre le tien... Sais-tu que ma vie ressemblait exactement à ta façon d'exister? Une profonde solitude regnait mes jours et nuits, sans que tu le saches, je pensais à toi; sans te connaitre, je pouvais sentir ton odeur; sans te parler, je pouvais t'entendre me souhaiter bonne nuit chaque fois avant de m'endormir.

J'ai entendu parler de toi à travers mon sang, d'ou je viens d'apprendre la définition de l'amour et de la jalousie, moi qui me croyais vivre un amour de coutume depuis ma jeunesse. J'avais peur de rester moi-meme, sans doute, toi pareil.

Tu as fais de notre destin un amour infinie et absolue, et sans aucun regret, tu m'as donné ta vie pour faire un unité et non juste un union avec la mienne.

Je sens le paradis s'ouvrir à mes pieds.

Et les mots ne suffisent pas à réciter mon amour; restons, juste toi et moi, dans ce bleu éternel, et reprenons tout ce qui nous a été arraché des mains, lèvres à lèvres, jusqu'à l'étérnité.

Et cette courte première lettre d'amour est dédié juste à toi,
Toi, que j'aimerais toujours comme les nuits de Septembre...


24 Şubat 2014 Pazartesi

Cezaevi Oyunu

Seninle hiç yoktan oyunlar, tebessümler var ettik.

Kapalı görüş odasında, demir parmaklık demeye bile dilimin varmadığı minik minik örülmüş tel örgülerin ardından göz göze gelebilmeyi denedik.
Migreni olmayan insanı migren eden türden bir mide bulantısına sebep oluyor milimetrik karelerin ötesinden insan yüzü aramak. Hele ki o yüz bir baba yüzüyse...

Bugün kapalı görüş günü. Yani sana dokunmak, seni koklamak, avuçlarımı avuçlarının içerisine yerleştirmek, başımı omuzuna koymak, sesini olduğu gibi duyabilmek, yasak.

Pis bir camın ardından bile olsa sana bakmaya doyamayacağım 45 dakikanın peşinden sürükleniyorum. Fakat hiçbir görüş bu dakikalarla sınırlı kalmıyor. Öncesi, ve sonrası var, hepsi de seninle dolu.

Odada, küçük bir avluya açılan beyaza boyalı bir pencere var. O küf tutmuş pencereyi açıyorum. Karşı tarafı görmek neredeyse imkansız; hareket halindeki karartının tek sıra halinde yürüyen adamlar olduğunu düşünüyorum; kiminin elinde sazı, kiminin elinde kağıt kalem, bir zincirli kapıdan bir ötekine gitmeye çabalıyorlar.

Kulağıma uğultular geliyor. O seslerin arasından senin sesini bulmaya çalışıyorum.

Kokunu bile duymaya çalıştığım oldu, biliyor musun. Avluya düşen bir iki esinti ile kokunu beklediğim de oldu.

Hiç senin de kızının kokusunu aldığın oldu mu, avluda?

Beni bulmaya çalışan meraklı gözlerini görür görmez, adını, aramızda buram buram nem kokan avluda bağırıyorum. Vakit geçmeden beni fark et diye çırpınıp duruyorum; avluya adımını atar atmaz bana ''kızım'' deyip infaz memuru tarafınca oradan çıkartılıp görüş odasına getirilene kadar insanoğlunun yaşayabileceği en büyük umutları ve tükenişleri aynı anda yaşıyor, tarifsiz bir acıyla yüzüme bir gülücük kondurup görüş camının önünde seni beklemeye koyuluyorum.

Elime aldığım o pis telefon, görüş esnasında kulağıma öyle bir yapışmış oluyor ki, artık o da benim bir parçam olmuşçasına yabancılık çekmiyor, iğrenmiyorum.

Bana hep ''Ben senin gözünün içine baktığımda sadece seni gördüğüm zamanı değil, öncesindekileri de fark ederim. Hep iyi ol.'' dersin.

Kızın çok istese de bazen iyi olamayabiliyor, baba.

Böyle zamanlarda küçük oyunları devreye sokmak en iyisi.

Yoksa vedalaşamadan elindeki telefonun sesini bir anda kestiklerinde, camın ardında duran babana ulaşmak için içinden camı çerçeveyi indirmek gelir. Şayet böyle bir durum söz konusu olursa, doğrudan oyun dışı edilirsin.

Veya en basitinden, kontrol odasından geçerken infaz memurlarına güler yüz göstermezsen, ağzında sakız olmadığını kanıtlamak için bademciklerine kadar kendini arattırırsın.

Oyuna deri ve kapuşonlu bir kıyafet ile gelinmeyeceğini kabul etmezsen, kar kış demeden tişörtle yürütülür, oyun sırasında öylece bekletilirsin.

Oyun saatsiz oynanır, zaman kavramını unutmak zorundasındır.

Kuralları asla sen belirleyemezsin.

Oyunun kazananı da kaybedeni de yoktur.

Ve orada yaşadığın herşey, orada kalmaya mahkumdur, ne kadar çok istesen de; anlatamazsın.

20 Şubat 2014 Perşembe

Babama Mektuplar

Senden ayrı geçen kaçıncı senenin kaçıncı ayının hangi gününde olduğumu bilmiyorum. Sensiz geçirdiğim hiçbir anı hatırlamıyorum. Tek anımsadığım, her Çarşamba hapishanenin önünde demir parmaklı kapıların açılacağı anı beklerken kapında içtiğim sigaralar, mırıldandığım şarkılar.

Sen gittiğinden beri ellerim titriyor. Tırnaklarımı köküne kadar yiyorum. Verdiği acı bazen haz veriyor. Parmaklarımı senden saklamam bundan. 

Cezaevinde göz kontrolünden geçmek için eğildiğimde artık başımın ve çenemin de titrediğini biliyorum. Biraz erken oldu ama, oldu işte. Parkinson hastalarını gördüğümde artık üzülmüyorum. 

Artık sütyen takmıyorum. Çünkü görüşe girmeye çabalayıp vücudumun her yerine dokunulması bende kendimce bir savunma mekanızması oluşturdu. Dışarıda bir alışveriş merkezine girerken bile ''sütyenin baleni var, ve birazdan cihaz ötecek'' korkusunu üzerimde taşımıyorum. Güvenlikten geçerken hiç geri çevrilmeme başarımı sürdürüyorum. Kendimi çırılçıplak hissediyorum. Çünkü ben artık çıplağım. ''Ne uğruna?'' diye sormak geçti birkaç kere içimden. Kalbimin çarpıntıdan patlayacağını hissedince kendime seninle ilgili sorular da sormayı bıraktım.

Sen yokken çok şey öğrendim. Fakat gelip bana sorsan ne olduklarını hatırlamıyorum.

Seni en son bir avuç gökyüzünün altında gördüğümden beri kimseyi üzmedim. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmadım. Nice dostlar kaybettim, kaybettiğime de memnun oldum. 

Dışarı çıkmak bana iyi gelmiyor. Yalnız bir deniz var işte. Ondan vazgeçemiyorum. Suyun altında balıklarla konuşuyorum. Bir gün benden sıkılacaklar diye korkuyorum. Bazen en derinliklere inip onlarla denizin içinden geçen güneş ışınlarını seyre dalıyoruz. Ölüme de yaşama da en yakın olduğum anlar onlar.

Yokluğunda farklı insanlar tanıdım. Öncesinde hayatı lojman ve okuldan ibaret sanırdım. Bir insanın bir insandan farklı olabileceğini bilemezdim. Sanırım askeri bölgede büyüyen çocuklar için en büyük dezavantaj bu. Fakat Doğu'da görev yapan babaların çocukları için durum farklı. Hayatın acı yönünü bizden daha erken tatmak zorunda bırakılıyorlar. 

Sana her hafta mektup yazabilmek isterdim. İçeri girdiğinden beri görüş günlerinden sonra sen kokan çamaşırların içine sıkıştırdığın mektuplara bir satırlık bile olsa cevabım olabilmeliydi. Ama olmadı, yapamadım. Belki durumumuzu kabullenmek istemedim. Belki de yazacaklarımı beğenmemenden korktum. 

Başını öne eğdirecek hiçbir şey yapmadım. İnsanları da hayatı da olduğu gibi kabullendim. Annemden güç aldım. Sen seyirlere gittiğinde de öyle yapardım. Hayatımda gördüğüm en güzel kadın, o. Aşk'ın ne demek olduğunu onunla öğrendim. 

Ozan'ı kimseye anlatamadım. Veya kimse anlamak istemedi. 16'sında ölüp giden bir çocuk nasıl olur da kimsenin umrunda olmaz anlam veremedim. Sonra, yüzüğünün içinde Ozan yazan genç bir adam girdi hayatıma. Seneler önce sana bahsettiğim, ama yanına bir türlü yaklaşamadığım sarı saçlı genç adam. Şimdi onunla hayatım anlamlandı; ızdıraplar, suratıma eklediği gülücüklerle huzura dönüştü. 

Senin seyre çıktığını varsayıyorum. Bir gün elbet yuvana geri döneceksin, biliyorum. Sen geldiğinde bir çok şeyi değişmiş bulacaksın, ama inan neyin değiştiğini ben artık bilmiyor olacağım. 

Sen gelene kadar ben senin peşindeki dalgalarla boğuşmaya devam edeceğim. Fazla su yutarsam artık beni tutacak bir el var olduğunu da biliyorum. 

Sen içeride hür olduğun sürece, benim dışarıda özgürlüğüme kimse el süremez. Ben göğüsümü gere gere ''Benim babam hapiste'' deyip, ''davamızı'' herkese anlatmaya devam edeceğim. Böylesine bir devirde eli güçlenenlere fiziksel olarak etkisiz hale getirilme mecburiyeti hissettirdiğin için bana çok büyük bir adamın kızı olduğumu bir kez daha hissettirdin. Seninle ne kadar övünsem, senden ne kadar bahsetsem az geliyor. 

Bir gün beni de içeri alsalar, inan sırtım yere gelmez; bana ömrümün sonuna kadar yetecek gücü, ve mücadele ruhunu verdin tutulduğun yerden. Öylesine korkusuzum ki baba, bunu anlatmaya ne bir kitap yeter ne de başka bir dava. 

Biz seninle aynı mahkeme salonunda başımızda iki silahlı jandarma beklerken ifade vermiş bir baba-kız olma şansına eriştik. 

Düşünsene, benim çocuklarıma bırakacağım kocaman bir sandık dolusu hapishane mektuplarım, fotoğraflarım var!

Hiçbir şey yaşanmamış gibi, herşey yaşanmış gibi, sen orada benden uzak, ben burada sana yakın, hürriyeti iliklerimize kadar hissederek yaşamaya devam...

Seni seviyorum.