29 Aralık 2014 Pazartesi

Kedi


pencereden bakan kediyi bir pazar günü yedim,
oysa pazartesi günü, okula götürecektim.
salıları uyanmadan çarşambaya geçerim,
-ki bilen bilir o gün, ben hep siyah giyerim.
sulu kar geldi çattı, perşembeyi pırtlattı,
penceremin camları böylelikle açıldı.
cumaları her daim merve'lere gideriz,
çünkü biz türk kızları, işimizi biliriz.
cumartesi akşamı hepimiz çok iyiyiz,
kederi reklam yapar, edip cansever söyleriz.
işte geldi çattı bir pazar günü daha,
yine bana gözüktü, işkembe kokulu bir hafta.


Rumelihisarı, Aralık 2014

9 Aralık 2014 Salı

Küba

''Hayatta daima gerçekleri savun! Takdir eden olmasa bile, vicdanına hesap vermekten kurtulursun.'', demişti dünya üzerinde sosyalist devrimci hareketlerin sembolü haline gelen Che Guevara.
Devrim Meydanı

Yurt dışı demenin zor olduğu bir ülkeydi Küba.

Uzun, çok uzun bir uçak yolculuğu beni bekliyordu.

Çoğunluğun Che Guevara'yı, politik kişiliği ve devrimci karakteri üzerine pek bir fikri olmadan; onun tişörtlerini, rozetlerini ve posterlerini bir alışveriş kültürü olarak kullanmayı seven bir toplumdan geliyordum.

Çok okuyan bir insan da olsanız, şüphe yoktur ki hiçbir kitap bir şehri veya tarihi bir kahramanı yerinde görmek kadar etkileyici olamaz.

Hele ki mevzu bahis Küba, ve devrim kokan sokakları ise...

Havana

Başkent Havana'da bulunan José Martí Havaala'ına iner inmez, serin İstanbul'dan getirdiğim ceketimi üzerimden atıp yoğun nem ve sıcak hava ile karşılaşmanın şaşkınlığı ve keyfi bir anda bütün vücudumu sarıverdi.

Öncesinde rehberimiz, ardından kısa sürede yakın arkadaşım olan Fidel'in bizden daha güzel konuştuğu türkçesiyle, ilkbahar aylarında 200 km hıza ulaşan kasırgalarıyla meşhur şehrin deniz kenarındaki oteline eşyalarımızı attık, ve kendimizi içinde şeker, deterjan ve Rom’dan başka pek bir şey bulunmayan büyük bir alışveriş merkezinde bulduk.

Her katında birbirinden farklı müziklerle küçük şovlar sergileyen mutlu kadınlar ve hallerinden pek memnun adamlar, ve belki tüm çocukluğu boyunca elinde tek bir futbol topu ile yetinmeyi bilen, çıplak ayaklarla oradan oraya koşuşturan küçük erkek çocuklarıydı ilk gözüme çarpan.

İçinden ''Guantanamera'' sesleri yükselen bir Küba barı
Havana, uzun yıllar İspanyolların sömürgesi olarak kalmıştı. Bu nedenle, sokaklarında İspanyol esintisinin yanı sıra baskı ve yasaklar altındaki Küba halkının, özellikle de yerden tavana kadar uzanan balkon demirleri olan evlerini gördükçe, o evlerde yaşamış kadınların sessiz çığlıklarını her köşe başında duyumsamak mümkündü.

Şehrin bu kasvetli tarihi özelliğinin yanı sıra, Havana için ''müzik cenneti'' tanımını kullanmak sanırım çok uygun olacaktır. 

Sabah kahvaltısından hemen sonra başlayan müzik, Küba'da yeni günün ilk ışıklarına kadar hiç durmadan devam eder.

Bir akşamınızı Buena Vista Social Club'e ayırın. Zira, 1940'larda ünlü müzisyenlerin arasında temeli atılıp, uzun yıllar müzikseverlerin kulaklarındaki pası silmeyi başaran bu topluluğun üyeleri artık çok yaşlı. Elinizi çabuk tutun...

Atatürk büstü
Küba denince akla gelen bir diğer gelenek ise purodur. Hatta, bir efsaneden hareketle, ''Küba'da puroları güzel kadınlar bacaklarında sararak yaparlar'', denir. 

Size kötü bir haberim var. Bu efsaneyi çürütmek için şehir dışında bulunan bir puro fabrikasına gidip, yapım aşamalarını kendi gözlerinizle görmenizi tavsiye ederim; orada uzun bacaklı güzel kızları değil, devasa elleri olan, yapılı ve ciddi suratlı adamları görmek çoğunuzu hayal kırıklığına uğratacaktır.

1994 senesinde, Linea Caddesi üzerinde yapılan Atatürk büstü, ve önündeki plakette ''PATRI O MORTA'', türkçesi ile ''YA İSTİKLAL YA ÖLÜM'' yazısı dikkat çekici.

Hiç kuşkusuz ki; inkılap ve devrimciliği ile yalnız kendi ülkesine değil, tüm dünya milletlerine de babalık yapan Mustafa Kemal Atatürk'ün fikirlerinin ve dehasının ne kadar benimsendiğine en iyi örnekler arasında; Che Guevara'nın Bolivya'da yakalanıp öldürülmesinden sonra sırt çantasından çıkan Atatürk'ün Büyük Nutuk'u sayılabilir.

Santa Clara 

Havana’dan Santa Clara’ya ulaşmak için yaklaşık 6 saatlik bir otobüs yolculuğu geçirdik. Saat başı bir yerde durup kahve ve şeker kamışlarını tükettikten sonra, 1689 yılında kurulan Santa Clara şehrine geldik. Küba Devrimi'nde önemli bir yeri bulunan bu şehir, aynı zamanda, Ernesto Che Guevera'nın mezarının bulunduğu yer.

Che Guevara Mozolesi önünde...
Nakaratıyla dünyaca tanınan, Che için yazılan Hasta
Siempre'de (Sonsuza Kadar), Santa Clara'dan bahsedilmiş:

Tu mano glorioso y fuerte ‘’Şanlı ve güçlü elin’’
Sobre la historia dispara ‘’Tarihe ateş açar’’
Cuando todo Santa Clara ‘’Bütün Santa Clara’’
Se despierta para verte ‘’Seni görmek için uyandığında’’

Şehre vardığımızda Che Guevara Mozolesi’ni ziyaret ettik. Che, ve onun 1967 yılında Bolivya'daki çalışmaları sırasında öldürülen 16 savaşçı arkadaşı ile altında yattığı anıtın içerisi hepimize hüzün katmıştı.

Her bir anıt mezar için duvara 16 adet gül yerleştirilmiş, duvarın tam ortasında ise Che’nin yattığı bölüm oluşturulmuştu.

Hayat görüşü ne olursa olsun, büyük bir devrimcinin fikir ve silah arkadaşlarının arasına gömülmesi herkesi duygulandıracak bir idealdi.

Ernesto’nun doktor önlüğünden gerilla üniformasına; silahlarından kitaplarına kadar herşeyin sergilendiği müzeyi boğazım düğüm düğüm gezerken; bu düşünce adamının CIA tarafından tanınmamak adına geçirdiği fiziksel değişimi net bir şekilde gösteren fotoğrafı rehberimiz Fidel karşımıza çıkardığında, hiçbirimizin onu tanıyamamasına şaşırmamak gerekirdi; ancak düşman güçlüydü, ve Che için ölüm kaçınılmaz olacaktı.

Che Guevara'dan bu kadar bahsetmişken, büyük devrimci Fidel Castro'ya değinmeden geçmek olmaz; Batista diktatörlüğünü yıkmak amacıyla, silah arkadaşları beraberinde düzenlediği baskından sonra tutuklanıp 16 sene hapise çarptırılan Castro'nun ''Sayın yargıç siz beni mahkûm edin! Tarih beni haklı çıkaracaktır!'' sözü ile ünlenmesi, hayatının geri kalanında, nasıl bir yol izleyeceğinin kalıpları olmuş düşüncesindeyim.

Küba’da devrim yapılmış, silahla yürütülen mücadelenin ekonomik atak safhasına geçme gereği doğmuştur. Devlet bakanlıklarına ve ekonomik gidişata ilişkin toplantıda Fidel kürsüden:

"Ekonomiyi düzeltmeliyiz, kaynakları etkin kullanmalıyız", yönünde söylev verirken, "Aranızda iyi bir ekonomist var mıdır?", der.

Koca salonda bir tek Che'nin eli havadadır.

Fidel bunun üzerinde Che’ye: "Senin ekonomiden anladığını bilmiyordum"der.

Che, tarihi yanıtını verir: "Ben senin, aranızda iyi bir komünist var mı, dediğini sanmıştım..."

(Burada püf nokta İspanyolca'da "economista" ile "comunista" arasındaki okunuş benzerliğidir.)

Bir başka hatıra ise, Meksika'da, Castro ile Che'in bir dostlarının evinde yediği yemek sonrasında aralarında geçen sohbettir.

Fidel Castro ve Che Guevara bir aradalar
Konu şudur; Castro, Küba'da devrim yapmak istediklerini anlatır.

Castro: "Ernesto, Şimdi benimle Kübaya gelip devrimi yapacak mısın?"

Ernesto: "Sen biraz delisin! Devrimi yapacağız halkı kurtaracağız."

(Birbirlerine bakıp gülerler)

Castro: "Evet Ernesto, cevabını bekliyorum "

Ernesto: "Tamam geleceğim ama bir şartım var; Küba'dan sonra Bütün Latin Amerikada sonrada dünyada yapacağız bu devrimi!"

Castro (Gülümseyerek): "Ben biraz deliyim; fakat dostum, sen zır delisin!"

Trinidad

Hatıralar içerisinde boğulmadan, Havana ve Santa Clara'nın ardından son durağımız olan Trinidad'a dair birkaç kelam edelim.

Tur rehberimiz Fidel Tapanes ile...
Trinidad 1514 yılında kurulmuş, ve yüzyıllar süresince çok iyi muhafaza edildiği için Unesco tarafından koruma altına alınmış.

Rehberimiz Fidel'in şehre varır varmaz; ''Trinidad sokaklarının her biri ötekine benzer. Arnavut kaldırımları ve çıkmaz sokakları, savaş yıllarında düşman ordunun askerleri yollarını kaybedip hedeflerine ulaşamasınlar diye planlanarak inşa edilmiş.'', diyerek gruptan kopmamanın önemini bize söylemişti.

Hava diğer günlere göre daha kapalı, ve aniden bastıran sağanak yağmur, tropikal iklimin tadına bakmamız için kaçınılmaz bir fırsattı.

Yan masadaki Trinidad güzeli
Trinidad'a gelir gelmez gruptan ayrılıp kendimi rastgele bir kafeye attım. Küba müzikleri eşliğinde Mojito'mu yudumlarken, yine sağanak başladı. 

Otele dönüp kendimi güvenceye almaktansa, orada oturup tarihin ve doğanın tadını çıkartmayı seçtim. Parmaklarımı Havana'dan almış olduğum ikinci el Küba tarihi kitabımın üzerinde gezdirirken, kendi ülkemden bu kadar uzakta olmama rağmen kendimi İstanbul'da bu kadar iyi hissetmediğimi düşündüm. 

Bunun sebebi belki o anda baskı ve faşizme boyun eğmeyen bir halkın içinde olmamdı, belki bir tarihi figüre bu kadar yakından bakıp ona bir adım yaklaşabilmekti, belki de yalnızca kendimle başbaşa kalabilme şansıydı.

Kalktıktan sonra her ne kadar 2 saat yolumu bulamayıp, yüzyıllar önce şehre gelen düşman askerler gibi vakit kaybetsem de, bastığım her bir taşın üzerinde artık benim de anılarım var.


7 Kasım 2014 Cuma

Askeri Casusluk

Anayasa Mahkemesi'ne;

Sayın Anayasa Mahkemesi Üyeleri,

Öncelikle, 10 Haziran 2014 tarihli Balyoz Davası temelli mektuplarımıza kulak verip, bizlerin mağduriyetlerini tahliye kararınız ile sonlandırığınız için size teşekkürlerimi ve minnetlerimi sunarım.

Bizler babalarımıza ve sevdiklerimize kavuşalı 5 ay dolmak üzere.
Özgürlük türkümüz olan 19 Haziran 2014, siz Değerli Üyelerin kararıyla evlerimizi yeniden ısıtmış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde, geç bile olsa hukuktan söz edilebileceğine dair büyük bir emsal teşkil etmiştir.

Ancak; babası 3 sene hapis yatmış, ve şahsım adına insanüstü hapishane koşullarına şahit olmuş bir evlat olarak, Balyoz Davası'na paralel olarak kurulmuş bir başka dava olan Askeri Casusluk Davası tutuklularının yaşadıkları mağduriyetlere ve hukuksuzluklara sessiz kalmak; ülkeme ve değerlerine, TSK ve subaylarına, baba ve evlatlarına şühesiz ki yapacağım en büyük vurdumduymazlık ve kötülük olacaktır.

Sayın Anayasa Mahkemesi Üyeleri,

Sizlere yalnız bir vatandaş olarak değil, Askeri Casusluk Davası kapsamında "müşteki" sıfatı adı altında iki defa ifade vermiş bir kız çocuğu olarak yazıyorum.

Bahsi geçen dava ile ilgili başımdan geçeni kısaca özetlemem gerekirse; ifadeye çağrılmamın ardından, hakkımda bahsedilen fişlemenin yapıldığı CD'yi dinlemek isteyip istemediğim sorulmuştur. Bu soruya cevap olarak "Evet" dememe rağmen, CD çalışmamıştır; buna ek olarak, daha önce adını hiç duymadığım bir Üsteğmen tarafından şantaja uğrayıp uğramadığım sorulduğunda, kendisini tanımadığımı ve herhangi bir tehdite maruz kalmadığımı belirtmişimdir. Cevabım üzerine Cumhuriyet Başsavcısı; "Keşke şikayetçi olsaydınız" diyerek kararımı etkilemeye teşebbüs etmiştir. Bu şahıs ile ilgili olarak şikayetimi size bu mektubu göndermemle beraber yapacağımı belirtmek isterim.

Bizler, Askeri Casusluk Davası ile ilgili kamuoyuna yansıyan haberleri kınıyor, ve düşmanın değil, ülkemizin Subaylarının evlerine ve özgürlüklerine bir an önce kavuşmaları için gün sayıyoruz.

"Müşteki" olduğu iddia edilen, fakat olmayan bir davanın müştekisi olamayacak gerçeğinin farkında olan şahsım adına, Askeri Casusluk Davası için tahliye kararınızı talep ediyorum.

Saygılarımla,

Cansu ERAYDIN

24 Ekim 2014 Cuma

Bir Garip Otobiyografi

Ne zaman umutsuzluğa düşsem vapur sesleri yankılanır odamın içerisinde.
Oysa benim odam hiç renk görmemiş gri bir duvara bakar.

Anılarım şahlanır, dört nala koşup dururlar o duvardan bu duvara.

Sağımdaki taş kalıbı bana memleketi anımsatır, belki bu yüzdendir hep ona dönük uykuya dalışım.
Solumdaki, biraz benden uzak kalmakla birlikte, aşktır yıllar yılı. Elimle tutamadığım, gözümle göremediğim o duygu, her gece farklı renkler getirir başucuma.

Minik bir okuma lambam vardır. 6-7 yaşlarımda başlattığım gölge oyunu - laf aramızda - onunla hala devam eder durur.
Kimi geceler bir köpeğin kulakları olur parmaklarım, kimilerinde ise bir ailenin 5 ferdi.

Çalışma masam vardır benim de evet, şanslılardan bir tanesiyimdir fakat, pek kullandığım söylenemez. Masa başında oturup birşeyler karalamak aldatmacadan ibarettir kendimi bildim bileli. Onun yerine sahilde bir bankta bağdaş kurup sigaramı tüttürürken zihnimi denize daldırıp çıkartarak okumayı, yazmayı daha insanca bulurum. 

Masa başında duran sandalyemin üzerinde ikamet eder sırt çantam. Her mevsimin, her saatin bir başka konusu girer içinde yerini bulur; Edip Cansever'in Ruhi Bey'i ile Orhan Veli'nin Allı Pullu Gemiler'ini sırtımda taşımaktır hayata anlam katmak. 

Laf onlardan açılmışken, komşularım olduklarını belirtmeden geçemem. Birkaç adım öteye, Fatih Köprüsü'nü geçtikten sonra Aşiyan yollarına selam çakarım her gece. Fakat eminim şimdi satırları ve sarhoş gönülleri sızlıyordur, her sabah yürüyüş piyasasına çıkan botokslu sosyete hanımlarını yattıkları yerden gördükçe. 

Odama geri dönecek olursak, pek çoğunuzun da merak etmediği üzere, mavi bir koltuğum vardır hemen pencere önünde. Poyraz rüzgarının duvardan taşıp açan yeşilliklere tokat atışlarını seyrederken, hapishane türküleri mırıldanmayı severim kendi kendime.

Beni dinleyen bir dostum vardır birkaç zamandır. Dilsiz olmasından mıdır bilmem, beni dinlemekten başka şey gelmez elinden.
Söylediğim şeyleri anladığını karşısına geçip ağladığımda kafamı dağıtmam için icat ettiği oyunlardan tahmin ederim.
Bir garip köpektir bana umutsuz yaşanmayacağını öğreten. ''Tek derdimiz kemik olsun'' der, geçeriz monologdan oyuna.

Kitaplar... Veya Nazım Hikmet'in kadınlara seslendiği, ve şiirinde de yazdığı gibi ''Kadınlarımız'', yani ''Kitaplarım''. Yıllar yılı İstanbul'dan Brüksel'e, Ankara'dan Heybeliada'ya benimle seyahat eden yoldaşlarım. Hiçbirinden vazgeçmeyeceğim şairlerim, romancılarım, klasiklerim, absürt tiyatro yazarlarım, isyankar parizyenlerim... İşte bu vasıtayla odama giren adamlarla çok uç noktalarda aşk hikayelerim olmuştur. Ve her biri ile sevgili kaldığımız aşikardır. Örneğin, Zola (ilk görüşte aşk), Maupassant (seneler süren bir serüvenin giderek monotonlaşması), Hugo (zor aşk), Orhan Veli (çocukluk aşkı), Cansever (yanlış zaman yanlış insan), Ümit Yaşar Oğuzcan (liseli yarim), Can Yücel (küfürbaz sevgilim), ve daha niceleri. Dediğim gibi hepsi sevgililerimdir, ve her biri ile farklı zamanlarda değişik sohbetler gerçekleştirmişizdir. Kimi bira sever, kimi rakı, kiminin ise şarapsız ve ekmeksiz uyku problemleri vardır.

Uzun lafın kısası, benim de elbet rüyalarıma girer bu allı pullu gemiler. Ve ''hala tuzlu akar kanım, istiridyelerin kestiği yerden.''

Epik Sendrom

''Kendi yaptıklarından başka yerde hata arama.''
''Bir yerlere kaçıp keyif sürseydim iyi mi olurdu?''
''O zaman kimse ne yaptığını bilmez, ve sen de bilmem kaçıncı kadehte halüsinasyon dolu gecelerin birinde izini kaybettirirdin.''
''Başkalarının dediklerine kulak asmamak ne kadar kötü olabilir ki?''
''Yüzleşmekten korkuyorsun.''
''Açık etmekten, değersizleştirmekten, evet, hem de oldukça.''
''Artık kim neyi değiştirebilir, kucak dolusu esaret tatmış kadınsın sen.''
''Kadın?''
''Değil misin?''
''Senden duymaya alışık değilim.''
''İnsan neden kendisinden bir başkasıymış gibi bahseder ki? Korkuyor musun?''
''Aklım almıyor.''
''Günden güne geriliyorsun. Oysa herkes oyununu çok güzel oynuyor. Suratlardaki yalan dolu gülücükleri görmüyor musun? Herkes memnun! İkinci perde açılalı uzun zaman oluyor.''
''Ben artık rol yapamıyorum.''
''Onunla konuşmayı denedin mi?''
''Bunu yaparsam mazimi kaybetmekten korkuyorum.''
''Maziden kim neyi kazanmış ki sen kaybedeceksin?''
''Geri dönmek istiyorum.''
''Sen bir salaksın. Kesme bir salak.''
''Böyle olacağını bilseydim...''
''Yapmaz mıydın?''
...
''Konuştukça yanıyor. Tam şurası.''
''Çıtır arkadaşların bu duruma ne diyor?''
''Sanırım memnunlar. Beni dinlemek onlara eğlenceli geliyor.''
''İçten içe?''
''Artık ben de onlardan biri olmak istiyorum. Bira var mı?''
''Hala?''
''Ben sana hala nefes alıyor musun diye sordum mu? Hem yerine yeşil çay koyamadım. Bundan daha fazla ölmek istemiyorum.''
''Ona haksızlık yapıp yapmadığını düşündün mü?''
''Yapsam bile buna onsuz geçen yıllar mani olur.''
''Bencil olduğunun farkında mısın? Önce bu derde düşersen belki daha iyi edersin.''
''Düşmeyeceğim gibi birşey.''
''O hala kabuğunu kıramadı, belki. Çok zorlanıyor, ve buna rağmen sana hiçbir yaşadığını yansıtmıyor.''
''Yansıtmadığını zannediyor.''
''Biraz şımar, biraz keyiflen.''
''Senin üzerine sifon çeksem hiç fena olmaz.''
''Bu kadar ağırdan alacak nesi var şu boktan hayatın?

''Hayat kısa, kuşlara benden bira.''



15 Eylül 2014 Pazartesi

Kedersizleştirilemeyenler

Kederin elimden alınmasına üzülecek kadar çürümüşüm zaman içerisinde.
Yine de dilimdeki acı tortular duygularımı henüz terketmiş değil.

Birşeyler karalamadığım zamanlarda aklımın zincire vurulduğunu hissediyorum.
Bunun ne demek olduğunu bilir misin diye soracaksanız hiç zahmet etmeyin, şairden daha iyi bildiğimi her gece zihnimde kurduğum çilingir sofrası kulağınıza fısıldayabilir.

Neden kederin bir özgürlük sembolü olduğu kanısına varamıyoruz?
Onun kadar hakiki birşey var mı insanı titreten? Yağmur damlalarını saymazsak, belki ölüm.

Her insanın kendi leşleri vardır elbet. Sanırım esas olan onları gömebilmek. 

Cansever ölülerini gömebildi mi sahiden?

Belki gömebilseydi bugün adını biliyor olmazdık. 

Her şair biraz yalancıdır.

Ama onlar, aslında sen ve onlar, yani siz, bilmiyordunuz.

Bakma böyle dediğime, ben de bilmiyordum.

Her an kapıyı kırabilirler.

22 Ağustos 2014 Cuma

Lacrimosa

"beklediğin gibi olmadı öyle değil mi?"
"seslerini duyar gibiyim,
yüzlerini görür gibiyim"
"onlar, uzaktan seni seyredenler şimdi maskelerinin ardında keyiften çatlıyorlar
düş kırıklıkları seni öldürürken yanındakileri gıdıklıyor."
"ben onunla eskisi gibi olacağımızı düşünmüştüm.
olmadık. olamadık. olamıyoruz."
"kafamda lacrimosa, ölümü düşlüyorum."
"yine mi?"
"ne zaman çıktı ki aklımdan,
ilaçlara başladığımdan beri mi?"
"o yeşil haplar yalnızca doktorların ceplerini doldurmak için.
ne sen ölümü unuttun ne de o seni.
"ve biliyor musun ömür boyu ondan kurtulamayacaksın."
"çocuğum olunca da mı?"
"bu konuyu boşver.
en yakınların ölmeye başlayacaklar.
aklından geçenleri biliyorum." 
"onlar da biliyorlar mıdır dersin?"
"onları bilmem ama o biliyor."
"o kim?"
"denizdeki."
"sesimi duyuyor mudur?"
"sen sustuğunda bile."

"özgürlüğü özlüyorum. hiçbir şeyin farkında olmadığım zamanları." 
"geri dönüş yok, biliyorsun."
"yazarken kendimi piyano çalıyor gibi hissediyorum.
belki artık notalara basmamamın sebebi bu."
"mazeretler... üstüne yok!"

"herkes oradaydı.
bir o yoktu.
bekledim. gelmedi. neredeydi bilmiyorum.
oysaki ben onu çok özlemiştim.
ona olan düşkünlüğümün farkındaydı herkes.
tek isteğim, senelerce hayal ettiğim o danstı.
ama o, ona en çok ihtiyacım olan zamanda yanımda değildi."
"buna şarşırmamalısın. sen ve o, aynı kanı taşısanız da, farklısınız."

"ona anlattıklarımı anlamıyor. 
okuduğum şiirlerden haz almıyor.
fransızcayı da bırakacaktır zamanla.
bana yazdığı mektupları unutur.
...
şarkıların anlamı yok.
yanındayken ağlayamıyorum.
herşeyi deliliğe vuruyor.
kederi yaşamıyor, bana da yaşatmıyor.
yaşatmıyor."