Kalbim pimi çekilmiş bir el bombası gibi, Venüs'e en yakın gezegeni arıyorum zihnimin kaygan yokuşunda. Geçiyorum her birinizin karanlık gölgesinden - dayanıyor gibiyim gözlerinizin altındaki morluklara - ve sormadan bir adım daha ileri atmıyorum; devam ediyor mu kahkahalarınız bir asker selamında zorla yan yana dizilen beş parmak tadında?
Ne kadar da içtensiniz yazdıklarınızda veya ne kadar doğru, öptüğünüz yabancı izlerle mayın döşenmiş şarap kokulu dudaklarda? Sahi, hangi dili konuşuyorsunuz siz arka bahçede bir kaplumbağanın sert kabuğunun üzerinde sevişirken? Mutsuzluğu kendinize rütbe mi bellediniz ki yükseliyorsunuz kadeh tokuşturdukça?
Kanlı bir düelloya davet eder bakışlarınızın ortasında duruyor çocukluğum. Yargılıyorsunuz ve sırt çeviriyorsunuz büyümenin de büyümeden ölmenin de kader deyip geçildiği bir dünyada.
Yağmur başladı, şimdi en güzel vaktidir şiir yazmanın mikroskobik parmaklarla. Kalem, defter, elimde ne varsa hepsini bırakıyorum arkamda. Harflerden kurduğum sofraya son kez davet ediyorum eldivensiz dokunamadığınız parmaklarımla.
Size kusursuz bir resmi geçit göstermek isterdim kuşkusuz - askerlerimi pataklayacağınızı bile bile - şimdi karşınızda oturmuş bakıyorum boyalı gözlerinize. Neydi size siyahı huy edinmeyi sevdiren, mavinin hükmettiği bu koca sahilde?
Kalemim de defterim de sizin olsun, aklım bana yettikçe - farketmiyorsunuz fakat - kar yağıyor Venüs'e en yakın gezegene, kapalı kapılar harbinde.
11 Ocak 2015 Pazar
29 Aralık 2014 Pazartesi
Kedi
pencereden bakan kediyi bir pazar günü yedim,
oysa pazartesi günü, okula götürecektim.
salıları uyanmadan çarşambaya geçerim,
-ki bilen bilir o gün, ben hep siyah giyerim.
sulu kar geldi çattı, perşembeyi pırtlattı,
penceremin camları böylelikle açıldı.
cumaları her daim merve'lere gideriz,
çünkü biz türk kızları, işimizi biliriz.
cumartesi akşamı hepimiz çok iyiyiz,
kederi reklam yapar, edip cansever söyleriz.
işte geldi çattı bir pazar günü daha,
yine bana gözüktü, işkembe kokulu bir hafta.
![]() |
| Rumelihisarı, Aralık 2014 |
9 Aralık 2014 Salı
Küba
''Hayatta daima gerçekleri savun! Takdir eden olmasa bile,
vicdanına hesap vermekten kurtulursun.'', demişti dünya üzerinde sosyalist
devrimci hareketlerin sembolü haline gelen Che Guevara.
Yurt dışı demenin zor olduğu bir ülkeydi Küba.
Uzun, çok uzun bir uçak yolculuğu beni bekliyordu.
Çoğunluğun Che Guevara'yı, politik kişiliği ve devrimci karakteri
üzerine pek bir fikri olmadan; onun tişörtlerini, rozetlerini ve posterlerini
bir alışveriş kültürü olarak kullanmayı seven bir toplumdan geliyordum.
Çok okuyan bir insan da olsanız, şüphe yoktur ki hiçbir kitap bir şehri veya tarihi bir
kahramanı yerinde görmek kadar etkileyici olamaz.
Hele ki mevzu bahis Küba, ve devrim kokan sokakları ise...
Havana
Başkent Havana'da bulunan José Martí Havaala'ına iner
inmez, serin İstanbul'dan getirdiğim ceketimi üzerimden atıp yoğun nem ve sıcak
hava ile karşılaşmanın şaşkınlığı ve keyfi bir anda bütün vücudumu sarıverdi.
Öncesinde rehberimiz, ardından kısa sürede yakın arkadaşım
olan Fidel'in bizden daha güzel konuştuğu türkçesiyle, ilkbahar aylarında 200 km hıza ulaşan kasırgalarıyla meşhur şehrin deniz kenarındaki oteline
eşyalarımızı attık, ve kendimizi içinde şeker, deterjan ve Rom’dan başka pek
bir şey bulunmayan büyük bir alışveriş merkezinde bulduk.
![]() |
| İçinden ''Guantanamera'' sesleri yükselen bir Küba barı |
Şehrin bu kasvetli tarihi özelliğinin yanı sıra, Havana için ''müzik cenneti'' tanımını kullanmak sanırım çok uygun olacaktır.
Sabah kahvaltısından hemen sonra başlayan müzik, Küba'da yeni günün ilk ışıklarına kadar hiç durmadan devam eder.
Bir akşamınızı Buena Vista Social Club'e ayırın. Zira, 1940'larda ünlü müzisyenlerin arasında temeli atılıp, uzun yıllar müzikseverlerin kulaklarındaki pası silmeyi başaran bu topluluğun üyeleri artık çok yaşlı. Elinizi çabuk tutun...
![]() |
| Atatürk büstü |
Size kötü bir haberim var. Bu efsaneyi çürütmek için şehir dışında bulunan bir puro fabrikasına gidip, yapım aşamalarını kendi gözlerinizle görmenizi tavsiye ederim; orada uzun bacaklı güzel kızları değil, devasa elleri olan, yapılı ve ciddi suratlı adamları görmek çoğunuzu hayal kırıklığına uğratacaktır.
1994 senesinde, Linea Caddesi üzerinde yapılan Atatürk
büstü, ve önündeki plakette ''PATRI O MORTA'', türkçesi ile ''YA İSTİKLAL YA
ÖLÜM'' yazısı dikkat çekici.
Hiç kuşkusuz ki; inkılap ve devrimciliği ile yalnız kendi
ülkesine değil, tüm dünya milletlerine de babalık yapan Mustafa Kemal
Atatürk'ün fikirlerinin ve dehasının ne kadar benimsendiğine en iyi örnekler
arasında; Che Guevara'nın Bolivya'da yakalanıp öldürülmesinden sonra sırt çantasından
çıkan Atatürk'ün Büyük Nutuk'u sayılabilir.
Santa Clara
Havana’dan Santa Clara’ya ulaşmak için yaklaşık 6 saatlik
bir otobüs yolculuğu geçirdik. Saat başı bir yerde durup kahve ve şeker
kamışlarını tükettikten sonra, 1689 yılında kurulan Santa Clara şehrine geldik.
Küba Devrimi'nde önemli bir yeri bulunan bu şehir, aynı zamanda, Ernesto Che
Guevera'nın mezarının bulunduğu yer.
Nakaratıyla dünyaca tanınan, Che için
yazılan Hasta
![]() |
| Che Guevara Mozolesi önünde... |
Siempre'de (Sonsuza Kadar), Santa Clara'dan bahsedilmiş:
Tu mano glorioso y fuerte ‘’Şanlı ve güçlü elin’’
Sobre la historia dispara ‘’Tarihe ateş açar’’
Cuando todo Santa Clara ‘’Bütün Santa Clara’’
Se despierta para verte ‘’Seni görmek için uyandığında’’
Şehre vardığımızda Che Guevara Mozolesi’ni ziyaret
ettik. Che, ve onun 1967 yılında Bolivya'daki çalışmaları sırasında öldürülen 16 savaşçı arkadaşı ile altında yattığı anıtın içerisi hepimize hüzün katmıştı.
Her bir anıt mezar için duvara 16 adet gül yerleştirilmiş,
duvarın tam ortasında ise Che’nin yattığı bölüm oluşturulmuştu.
Hayat görüşü ne olursa olsun, büyük bir devrimcinin fikir ve
silah arkadaşlarının arasına gömülmesi herkesi duygulandıracak bir idealdi.
Ernesto’nun doktor önlüğünden gerilla üniformasına;
silahlarından kitaplarına kadar herşeyin sergilendiği müzeyi boğazım düğüm
düğüm gezerken; bu düşünce adamının CIA tarafından tanınmamak adına geçirdiği
fiziksel değişimi net bir şekilde gösteren fotoğrafı rehberimiz Fidel karşımıza
çıkardığında, hiçbirimizin onu tanıyamamasına şaşırmamak gerekirdi; ancak düşman
güçlüydü, ve Che için ölüm kaçınılmaz olacaktı.
Che Guevara'dan bu
kadar bahsetmişken, büyük devrimci Fidel Castro'ya değinmeden geçmek olmaz;
Batista diktatörlüğünü yıkmak amacıyla, silah arkadaşları beraberinde
düzenlediği baskından sonra tutuklanıp 16 sene hapise çarptırılan Castro'nun
''Sayın yargıç siz beni mahkûm edin! Tarih beni haklı çıkaracaktır!'' sözü ile
ünlenmesi, hayatının geri kalanında, nasıl bir yol izleyeceğinin kalıpları
olmuş düşüncesindeyim.
Küba’da devrim yapılmış, silahla yürütülen mücadelenin
ekonomik atak safhasına geçme gereği doğmuştur. Devlet bakanlıklarına ve
ekonomik gidişata ilişkin toplantıda Fidel kürsüden:
"Ekonomiyi düzeltmeliyiz, kaynakları etkin
kullanmalıyız", yönünde söylev verirken, "Aranızda iyi bir ekonomist var mıdır?", der.
Koca salonda bir tek Che'nin eli havadadır.
Fidel bunun üzerinde Che’ye: "Senin ekonomiden
anladığını bilmiyordum"der.
Che, tarihi yanıtını verir: "Ben senin, aranızda iyi
bir komünist var mı, dediğini sanmıştım..."
(Burada püf nokta İspanyolca'da "economista" ile
"comunista" arasındaki okunuş benzerliğidir.)
Bir başka hatıra ise, Meksika'da, Castro ile Che'in bir
dostlarının evinde yediği yemek sonrasında aralarında geçen sohbettir.
![]() |
| Fidel Castro ve Che Guevara bir aradalar |
Castro: "Ernesto, Şimdi benimle Kübaya gelip devrimi
yapacak mısın?"
Ernesto: "Sen biraz delisin! Devrimi yapacağız halkı
kurtaracağız."
(Birbirlerine bakıp gülerler)
Castro: "Evet Ernesto, cevabını bekliyorum "
Ernesto: "Tamam geleceğim ama bir şartım var; Küba'dan
sonra Bütün Latin Amerikada sonrada dünyada yapacağız bu devrimi!"
Castro (Gülümseyerek): "Ben biraz deliyim; fakat
dostum, sen zır delisin!"
Trinidad
Hatıralar içerisinde boğulmadan, Havana ve Santa Clara'nın
ardından son durağımız olan Trinidad'a dair birkaç kelam edelim.
![]() |
| Tur rehberimiz Fidel Tapanes ile... |
Rehberimiz Fidel'in şehre varır varmaz; ''Trinidad
sokaklarının her biri ötekine benzer. Arnavut kaldırımları ve çıkmaz sokakları,
savaş yıllarında düşman ordunun askerleri yollarını kaybedip hedeflerine
ulaşamasınlar diye planlanarak inşa edilmiş.'', diyerek gruptan kopmamanın
önemini bize söylemişti.
Hava diğer günlere göre daha kapalı, ve aniden bastıran
sağanak yağmur, tropikal iklimin tadına bakmamız için kaçınılmaz bir
fırsattı.
![]() |
| Yan masadaki Trinidad güzeli |
Otele dönüp kendimi güvenceye almaktansa, orada oturup tarihin ve doğanın tadını çıkartmayı seçtim. Parmaklarımı Havana'dan almış olduğum ikinci el Küba tarihi kitabımın üzerinde gezdirirken, kendi ülkemden bu kadar uzakta olmama rağmen kendimi İstanbul'da bu kadar iyi hissetmediğimi düşündüm.
Bunun sebebi belki o anda baskı ve faşizme boyun eğmeyen bir halkın içinde olmamdı, belki bir tarihi figüre bu kadar yakından bakıp ona bir adım yaklaşabilmekti, belki de yalnızca kendimle başbaşa kalabilme şansıydı.
Kalktıktan sonra her ne kadar 2 saat yolumu bulamayıp, yüzyıllar önce şehre gelen düşman askerler gibi vakit kaybetsem de, bastığım her bir taşın üzerinde artık benim de anılarım var.
7 Kasım 2014 Cuma
Askeri Casusluk
Anayasa Mahkemesi'ne;
Sayın Anayasa Mahkemesi Üyeleri,
Öncelikle, 10 Haziran 2014 tarihli Balyoz Davası temelli mektuplarımıza kulak verip, bizlerin mağduriyetlerini tahliye kararınız ile sonlandırığınız için size teşekkürlerimi ve minnetlerimi sunarım.
Bizler babalarımıza ve sevdiklerimize kavuşalı 5 ay dolmak üzere.
Özgürlük türkümüz olan 19 Haziran 2014, siz Değerli Üyelerin kararıyla evlerimizi yeniden ısıtmış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde, geç bile olsa hukuktan söz edilebileceğine dair büyük bir emsal teşkil etmiştir.
Ancak; babası 3 sene hapis yatmış, ve şahsım adına insanüstü hapishane koşullarına şahit olmuş bir evlat olarak, Balyoz Davası'na paralel olarak kurulmuş bir başka dava olan Askeri Casusluk Davası tutuklularının yaşadıkları mağduriyetlere ve hukuksuzluklara sessiz kalmak; ülkeme ve değerlerine, TSK ve subaylarına, baba ve evlatlarına şühesiz ki yapacağım en büyük vurdumduymazlık ve kötülük olacaktır.
Sayın Anayasa Mahkemesi Üyeleri,
Sizlere yalnız bir vatandaş olarak değil, Askeri Casusluk Davası kapsamında "müşteki" sıfatı adı altında iki defa ifade vermiş bir kız çocuğu olarak yazıyorum.
Bahsi geçen dava ile ilgili başımdan geçeni kısaca özetlemem gerekirse; ifadeye çağrılmamın ardından, hakkımda bahsedilen fişlemenin yapıldığı CD'yi dinlemek isteyip istemediğim sorulmuştur. Bu soruya cevap olarak "Evet" dememe rağmen, CD çalışmamıştır; buna ek olarak, daha önce adını hiç duymadığım bir Üsteğmen tarafından şantaja uğrayıp uğramadığım sorulduğunda, kendisini tanımadığımı ve herhangi bir tehdite maruz kalmadığımı belirtmişimdir. Cevabım üzerine Cumhuriyet Başsavcısı; "Keşke şikayetçi olsaydınız" diyerek kararımı etkilemeye teşebbüs etmiştir. Bu şahıs ile ilgili olarak şikayetimi size bu mektubu göndermemle beraber yapacağımı belirtmek isterim.
Bizler, Askeri Casusluk Davası ile ilgili kamuoyuna yansıyan haberleri kınıyor, ve düşmanın değil, ülkemizin Subaylarının evlerine ve özgürlüklerine bir an önce kavuşmaları için gün sayıyoruz.
"Müşteki" olduğu iddia edilen, fakat olmayan bir davanın müştekisi olamayacak gerçeğinin farkında olan şahsım adına, Askeri Casusluk Davası için tahliye kararınızı talep ediyorum.
Saygılarımla,
Cansu ERAYDIN
Sayın Anayasa Mahkemesi Üyeleri,
Öncelikle, 10 Haziran 2014 tarihli Balyoz Davası temelli mektuplarımıza kulak verip, bizlerin mağduriyetlerini tahliye kararınız ile sonlandırığınız için size teşekkürlerimi ve minnetlerimi sunarım.
Bizler babalarımıza ve sevdiklerimize kavuşalı 5 ay dolmak üzere.
Özgürlük türkümüz olan 19 Haziran 2014, siz Değerli Üyelerin kararıyla evlerimizi yeniden ısıtmış, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde, geç bile olsa hukuktan söz edilebileceğine dair büyük bir emsal teşkil etmiştir.
Ancak; babası 3 sene hapis yatmış, ve şahsım adına insanüstü hapishane koşullarına şahit olmuş bir evlat olarak, Balyoz Davası'na paralel olarak kurulmuş bir başka dava olan Askeri Casusluk Davası tutuklularının yaşadıkları mağduriyetlere ve hukuksuzluklara sessiz kalmak; ülkeme ve değerlerine, TSK ve subaylarına, baba ve evlatlarına şühesiz ki yapacağım en büyük vurdumduymazlık ve kötülük olacaktır.
Sayın Anayasa Mahkemesi Üyeleri,
Sizlere yalnız bir vatandaş olarak değil, Askeri Casusluk Davası kapsamında "müşteki" sıfatı adı altında iki defa ifade vermiş bir kız çocuğu olarak yazıyorum.
Bahsi geçen dava ile ilgili başımdan geçeni kısaca özetlemem gerekirse; ifadeye çağrılmamın ardından, hakkımda bahsedilen fişlemenin yapıldığı CD'yi dinlemek isteyip istemediğim sorulmuştur. Bu soruya cevap olarak "Evet" dememe rağmen, CD çalışmamıştır; buna ek olarak, daha önce adını hiç duymadığım bir Üsteğmen tarafından şantaja uğrayıp uğramadığım sorulduğunda, kendisini tanımadığımı ve herhangi bir tehdite maruz kalmadığımı belirtmişimdir. Cevabım üzerine Cumhuriyet Başsavcısı; "Keşke şikayetçi olsaydınız" diyerek kararımı etkilemeye teşebbüs etmiştir. Bu şahıs ile ilgili olarak şikayetimi size bu mektubu göndermemle beraber yapacağımı belirtmek isterim.
Bizler, Askeri Casusluk Davası ile ilgili kamuoyuna yansıyan haberleri kınıyor, ve düşmanın değil, ülkemizin Subaylarının evlerine ve özgürlüklerine bir an önce kavuşmaları için gün sayıyoruz.
"Müşteki" olduğu iddia edilen, fakat olmayan bir davanın müştekisi olamayacak gerçeğinin farkında olan şahsım adına, Askeri Casusluk Davası için tahliye kararınızı talep ediyorum.
Saygılarımla,
Cansu ERAYDIN
24 Ekim 2014 Cuma
Bir Garip Otobiyografi
Ne zaman umutsuzluğa düşsem vapur sesleri yankılanır odamın içerisinde.
Anılarım şahlanır, dört nala koşup dururlar o duvardan bu duvara.
Oysa benim odam hiç renk görmemiş gri bir duvara bakar.
Anılarım şahlanır, dört nala koşup dururlar o duvardan bu duvara.
Sağımdaki taş kalıbı bana memleketi anımsatır, belki bu yüzdendir hep ona dönük uykuya dalışım.
Solumdaki, biraz benden uzak kalmakla birlikte, aşktır yıllar yılı. Elimle tutamadığım, gözümle göremediğim o duygu, her gece farklı renkler getirir başucuma.
Minik bir okuma lambam vardır. 6-7 yaşlarımda başlattığım gölge oyunu - laf aramızda - onunla hala devam eder durur.
Kimi geceler bir köpeğin kulakları olur parmaklarım, kimilerinde ise bir ailenin 5 ferdi.
Çalışma masam vardır benim de evet, şanslılardan bir tanesiyimdir fakat, pek kullandığım söylenemez. Masa başında oturup birşeyler karalamak aldatmacadan ibarettir kendimi bildim bileli. Onun yerine sahilde bir bankta bağdaş kurup sigaramı tüttürürken zihnimi denize daldırıp çıkartarak okumayı, yazmayı daha insanca bulurum.
Masa başında duran sandalyemin üzerinde ikamet eder sırt çantam. Her mevsimin, her saatin bir başka konusu girer içinde yerini bulur; Edip Cansever'in Ruhi Bey'i ile Orhan Veli'nin Allı Pullu Gemiler'ini sırtımda taşımaktır hayata anlam katmak.
Laf onlardan açılmışken, komşularım olduklarını belirtmeden geçemem. Birkaç adım öteye, Fatih Köprüsü'nü geçtikten sonra Aşiyan yollarına selam çakarım her gece. Fakat eminim şimdi satırları ve sarhoş gönülleri sızlıyordur, her sabah yürüyüş piyasasına çıkan botokslu sosyete hanımlarını yattıkları yerden gördükçe.
Odama geri dönecek olursak, pek çoğunuzun da merak etmediği üzere, mavi bir koltuğum vardır hemen pencere önünde. Poyraz rüzgarının duvardan taşıp açan yeşilliklere tokat atışlarını seyrederken, hapishane türküleri mırıldanmayı severim kendi kendime.
Beni dinleyen bir dostum vardır birkaç zamandır. Dilsiz olmasından mıdır bilmem, beni dinlemekten başka şey gelmez elinden.
Söylediğim şeyleri anladığını karşısına geçip ağladığımda kafamı dağıtmam için icat ettiği oyunlardan tahmin ederim.
Bir garip köpektir bana umutsuz yaşanmayacağını öğreten. ''Tek derdimiz kemik olsun'' der, geçeriz monologdan oyuna.
Kitaplar... Veya Nazım Hikmet'in kadınlara seslendiği, ve şiirinde de yazdığı gibi ''Kadınlarımız'', yani ''Kitaplarım''. Yıllar yılı İstanbul'dan Brüksel'e, Ankara'dan Heybeliada'ya benimle seyahat eden yoldaşlarım. Hiçbirinden vazgeçmeyeceğim şairlerim, romancılarım, klasiklerim, absürt tiyatro yazarlarım, isyankar parizyenlerim... İşte bu vasıtayla odama giren adamlarla çok uç noktalarda aşk hikayelerim olmuştur. Ve her biri ile sevgili kaldığımız aşikardır. Örneğin, Zola (ilk görüşte aşk), Maupassant (seneler süren bir serüvenin giderek monotonlaşması), Hugo (zor aşk), Orhan Veli (çocukluk aşkı), Cansever (yanlış zaman yanlış insan), Ümit Yaşar Oğuzcan (liseli yarim), Can Yücel (küfürbaz sevgilim), ve daha niceleri. Dediğim gibi hepsi sevgililerimdir, ve her biri ile farklı zamanlarda değişik sohbetler gerçekleştirmişizdir. Kimi bira sever, kimi rakı, kiminin ise şarapsız ve ekmeksiz uyku problemleri vardır.
Uzun lafın kısası, benim de elbet rüyalarıma girer bu allı pullu gemiler. Ve ''hala tuzlu akar kanım, istiridyelerin kestiği yerden.''
Epik Sendrom
''Kendi yaptıklarından başka yerde hata arama.''
''Bir yerlere kaçıp keyif sürseydim iyi mi olurdu?''
''O zaman kimse ne yaptığını bilmez, ve sen de bilmem kaçıncı kadehte halüsinasyon dolu gecelerin birinde izini kaybettirirdin.''
''Başkalarının dediklerine kulak asmamak ne kadar kötü olabilir ki?''
''Yüzleşmekten korkuyorsun.''
''Açık etmekten, değersizleştirmekten, evet, hem de oldukça.''
''Artık kim neyi değiştirebilir, kucak dolusu esaret tatmış kadınsın sen.''
''Kadın?''
''Değil misin?''
''Senden duymaya alışık değilim.''
''İnsan neden kendisinden bir başkasıymış gibi bahseder ki? Korkuyor musun?''
''Aklım almıyor.''
''Günden güne geriliyorsun. Oysa herkes oyununu çok güzel oynuyor. Suratlardaki yalan dolu gülücükleri görmüyor musun? Herkes memnun! İkinci perde açılalı uzun zaman oluyor.''
''Ben artık rol yapamıyorum.''
''Onunla konuşmayı denedin mi?''
''Bunu yaparsam mazimi kaybetmekten korkuyorum.''
''Maziden kim neyi kazanmış ki sen kaybedeceksin?''
''Geri dönmek istiyorum.''
''Sen bir salaksın. Kesme bir salak.''
''Böyle olacağını bilseydim...''
''Yapmaz mıydın?''
...
''Konuştukça yanıyor. Tam şurası.''
''Çıtır arkadaşların bu duruma ne diyor?''
''Sanırım memnunlar. Beni dinlemek onlara eğlenceli geliyor.''
''İçten içe?''
''Artık ben de onlardan biri olmak istiyorum. Bira var mı?''
''Hala?''
''Ben sana hala nefes alıyor musun diye sordum mu? Hem yerine yeşil çay koyamadım. Bundan daha fazla ölmek istemiyorum.''
''Ona haksızlık yapıp yapmadığını düşündün mü?''
''Yapsam bile buna onsuz geçen yıllar mani olur.''
''Bencil olduğunun farkında mısın? Önce bu derde düşersen belki daha iyi edersin.''
''Düşmeyeceğim gibi birşey.''
''O hala kabuğunu kıramadı, belki. Çok zorlanıyor, ve buna rağmen sana hiçbir yaşadığını yansıtmıyor.''
''Yansıtmadığını zannediyor.''
''Biraz şımar, biraz keyiflen.''
''Senin üzerine sifon çeksem hiç fena olmaz.''
''Bu kadar ağırdan alacak nesi var şu boktan hayatın?
''Hayat kısa, kuşlara benden bira.''
''Bir yerlere kaçıp keyif sürseydim iyi mi olurdu?''
''O zaman kimse ne yaptığını bilmez, ve sen de bilmem kaçıncı kadehte halüsinasyon dolu gecelerin birinde izini kaybettirirdin.''
''Başkalarının dediklerine kulak asmamak ne kadar kötü olabilir ki?''
''Yüzleşmekten korkuyorsun.''
''Açık etmekten, değersizleştirmekten, evet, hem de oldukça.''
''Artık kim neyi değiştirebilir, kucak dolusu esaret tatmış kadınsın sen.''
''Kadın?''
''Değil misin?''
''Senden duymaya alışık değilim.''
''İnsan neden kendisinden bir başkasıymış gibi bahseder ki? Korkuyor musun?''
''Aklım almıyor.''
''Günden güne geriliyorsun. Oysa herkes oyununu çok güzel oynuyor. Suratlardaki yalan dolu gülücükleri görmüyor musun? Herkes memnun! İkinci perde açılalı uzun zaman oluyor.''
''Ben artık rol yapamıyorum.''
''Onunla konuşmayı denedin mi?''
''Bunu yaparsam mazimi kaybetmekten korkuyorum.''
''Maziden kim neyi kazanmış ki sen kaybedeceksin?''
''Geri dönmek istiyorum.''
''Sen bir salaksın. Kesme bir salak.''
''Böyle olacağını bilseydim...''
''Yapmaz mıydın?''
...
''Konuştukça yanıyor. Tam şurası.''
''Çıtır arkadaşların bu duruma ne diyor?''
''Sanırım memnunlar. Beni dinlemek onlara eğlenceli geliyor.''
''İçten içe?''
''Artık ben de onlardan biri olmak istiyorum. Bira var mı?''
''Hala?''
''Ben sana hala nefes alıyor musun diye sordum mu? Hem yerine yeşil çay koyamadım. Bundan daha fazla ölmek istemiyorum.''
''Ona haksızlık yapıp yapmadığını düşündün mü?''
''Yapsam bile buna onsuz geçen yıllar mani olur.''
''Bencil olduğunun farkında mısın? Önce bu derde düşersen belki daha iyi edersin.''
''Düşmeyeceğim gibi birşey.''
''O hala kabuğunu kıramadı, belki. Çok zorlanıyor, ve buna rağmen sana hiçbir yaşadığını yansıtmıyor.''
''Yansıtmadığını zannediyor.''
''Biraz şımar, biraz keyiflen.''
''Senin üzerine sifon çeksem hiç fena olmaz.''
''Bu kadar ağırdan alacak nesi var şu boktan hayatın?
''Hayat kısa, kuşlara benden bira.''
15 Eylül 2014 Pazartesi
Kedersizleştirilemeyenler
Kederin elimden alınmasına üzülecek kadar çürümüşüm zaman içerisinde.
Yine de dilimdeki acı tortular duygularımı henüz terketmiş değil.
Birşeyler karalamadığım zamanlarda aklımın zincire vurulduğunu hissediyorum.
Bunun ne demek olduğunu bilir misin diye soracaksanız hiç zahmet etmeyin, şairden daha iyi bildiğimi her gece zihnimde kurduğum çilingir sofrası kulağınıza fısıldayabilir.
Neden kederin bir özgürlük sembolü olduğu kanısına varamıyoruz?
Onun kadar hakiki birşey var mı insanı titreten? Yağmur damlalarını saymazsak, belki ölüm.
Her insanın kendi leşleri vardır elbet. Sanırım esas olan onları gömebilmek.
Cansever ölülerini gömebildi mi sahiden?
Belki gömebilseydi bugün adını biliyor olmazdık.
Her şair biraz yalancıdır.
Ama onlar, aslında sen ve onlar, yani siz, bilmiyordunuz.
Bakma böyle dediğime, ben de bilmiyordum.
Her an kapıyı kırabilirler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







