11 Şubat 2015 Çarşamba

Yalnızlara Yer Veriniz (II)


Bukowski, yalnızlık üzerine yaptığı bir söyleşide içinde bulunduğu durumu -tıpkı kitaplarında olduğu gibi- samimi bir dil ile anlatmış: ''Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum.''

Kollarımı yasladığım kuru yemiş kabuklarıyla dolu masa benden başka kaç kişiye daha sığınak olmuştur, diye geçiriyorum aklımdan. Yine de, bara eğlenmek ve içmek için gelen insanların daha önce yalnızlıklarından hiç şüphe edip etmediklerinden kuşku duyuyorum. Farkındalığın ilk uyanışı şüphesiz ki kuşku duymak. 

İçime düşen ilk kuşku bir hapishane kapısının açılmasını beklerken olmuştu. İçinde bulunduğum bara da ilk olarak o kapının yüzüme kapanması üzerine gelmiştim. Anılarımı bir bir sildiğim bir deniz kıyısını anımsıyorum; hatırlamak istemediklerim, yok saydıklarım ve yok sayıldıklarımın dalgalarla beni terk edişini. İnsanların diskotek toplarının üzerinde uyuya kaldıkları saatleri, geceleri o kıyıda; gündüzleri ise şehirden uzaktaki hapishane kapısında geçiriyordum. 

İlk yalnızlık dersimi buz tutmuş demir parmaklıklardan almak, bana bir sonraki dersler için büyük kolaylık sağlamıştı; mantıksızlığı ve gebe olduğu kuralları idrak edip edemediğimin sınavlarını okuduğum okulun sıralarında değil, denizde kendi yansımamı gördüğüm zamanlarda veriyordum. 

Biramın son yudumunu alıyorum. Gözüm barmeni arıyor. Havanın iyice kararmasıyla masalardaki kahkahalar ve gölgeleri bir bir çoğalıyor, gürültüde okumanın daha da zorlaşması ve keyfimin benden koşarak kaçması üzerine kitabımı çantama yerleştiriyorum. Barmene soğuktan titremeye başlayan elimle boşalan bardağımı kaldırıp bir yenisini istediğimi anlatmaya çalışıyorum. Başı ile beni onayladığını görünce, gelecek biranın sulandırılmış olmamasını diliyorum.

Keyifsiz ve bir o kadar sönük köpükler; yalnız sahiplerince yanlış tüketilen yetimler.
Hangi biriniz kuşku duydu ki sahte gülüşten?

Yalnız olmanın gülünç olduğu bu bardan ikinci biramı da kafama dikip ayrılmaya karar veriyorum. Cebimde elimi ısıtan son bozuklukları bahşiş olarak masadaki kabuk sömürgesinin arasına bırakıyorum, ve arkama bakmadan kendimi sokağa atıyorum. 

Gölgeler yürüyor ve yalnızca gölgeler,
Cepleri dolu, sahipleri kaba gölgeler.

Akşamları yalnız yürümenin, gündüz vakti kuşku dolu bakışların altında volta atmaktan daha katlanılır olduğunu düşünüyorum; insan ne kadar az dikkat çekerse, kendisine aykırı düşen toplumsal zorluklarla arasındaki çatışmayı o kadar ötelemiş oluyor.

Yüzleri de tıpkı bedenleri gibi sirkte zorla çalıştırılan hayvanları andıran birkaç şamata sahnesi geçiyor yanımdan. Birbirinden ayrılmamaya yeminli, bir o kadar da korkak; kendi yalnızlıklarından utanırken dört duvar arasına sıkışan, ve kendi ölülerini gömemeyen insanlar.

Daha önce hiç girmediğim, pencereleri sıkı sıkıya kapalı olan daracık, ve zevksiz yapılmış evlerin bulunduğu bir sokağa giriyorum. Burada da benzer sahneler geleneksel bir şenlik havasında devamlılığını koruyor; aklımda kalan, kendi hanelerinde kendilerine yasaklanan hazları sokağın kuytu köşelerinde doyuma ulaştırmaya çalışırken yanlarından geçip gittiğim bir takım kadınlar ve adamlar. Bilmediğim bu yolda ilerlerken, bana da onların düşüncesi kalıyor yürüdüğüm kaldırımın kenarındaki belediye çukuruna bakarken.

Hiç canım çekmiyor mu? Öpmeyi, sevmeyi, doyuma ulaşmayı? Yalandan da olsa takdir edilmeyi, ve hikayeler uydurmayı bir adamdan başka bir adama?

Biteceğini bile bile başlamayı? Ve biri biterken öbürüne koşmayı?

Ne -yalnızlıktan korkmadan- biteceğini bildiğim için başlamadıklarıma, ne de sudaki balıklardan başka açılan yaralarımı gören kahverengi bir çift göz olmayışına sızlıyor kalbim; demir kapı yüzüme çarptığından beri, hiçbir şey için ''keşke'' demeden ve kendi gölgeme sımsıkı sarılarak geçiyorum tanımadığınız gölgelerinizin arasından, gömdüğüm ölülerimi ararken.

Her Duvar Bir Engel Midir?

Aramızdaki tek bir duvardı. Sesleri kıran, görüntüyü bozan. Kelimelerin namı yürüsün diye şiirler yazdıran, ve sanat müziği kokarken fayton seslerine kadeh kaldırtan.

Ben seni sevdiğim vakit, hep aynı sayıda dururdu akrep ile yelkovan; Galileo ve ülkeler arası saat farkına aldırmaksızın, sana göre sıfır, bana göre on iki kimi zaman.

Sokak köpekleri açlıktan geberirken, hatırlıyorum nesirlerin çıkartışını bir cesedi en derinden; sevdiğini kaybeden bir adamın şişmiş bedeni düşlerimi sırılsıklam ederken, sessiz sonlara hazırlardım kendimi her yarım saatte bir Beşiktaş-Kadıköy vapur düdüğü ile başladığın taze sevgilerin izmaritinde.

Aramızdaki tek bir duvardı bana mavinin bilmediğim tonlarında şarkılar söyleten. Sızlar mıydı yüreğin karanlık bir ordunun oltasında bize ait olmayan prefabrik sevdaları düşlerken?

Aynı kitaplara dokunup, ayrı yataklarda yatarken sızlayan bedenlerdik... Saçımın kızıl lekesini gömerdi tanrı, gözlerim seni kömür kokulu adanın mezarlık tenhasında ararken.

Enseler hep aynıydı takılan maskelerin genetiği ile oynanmış gülümsemesinde; bir sen bilirdin çocuk kalmayı elindeki silahla dalga geçen sorgusuz yalan nöbetine selam dururken.

Küf kokan yorganının içinde ısıttığın sol alt köşe miydi yolumuzu kesiştiren; ben ki hep yol vererek giderdim geçtiğim bütün şeritlerden...

2 Şubat 2015 Pazartesi

Ben Sizin Kadar İyi Olamazken

Ben sizin kadar iyi olamazken, karnına baltalarla vurulurdu babamın hapishane avlusunda. Siz yataklarda huzur bulamazken, ben size görünmeden ağlardım bir barın en yüksek masasında.

Ben sizin kadar iyi olamazken, son otobüsle bastığım son biletimdi tutan elimi kış uykusunda. Siz henüz annenizin memesini emerken, bendim boğulan omzuma başını koyan terli saçlı adamın kederinin yüksek dozunda.

Ben sizin kadar iyi olamazken, ekmeğinize bandığınız reçel gibi banardım ekmeğimi suya kaldığım gemilerde. Siz yüksek topuklu şampanyalar patlatırken, benim saçlarımdı arkanızdaki köpükleri dağıtan zehirlediğiniz denizlerde.

Ben sizin kadar iyi olamazken, mektup yazmak yasaklanmıştı bir başka hayata gözlerimi açana kadar. Siz elinize kalem alalı çok zamanı çok insan geçerken, gülerdiniz eve dönerken posta kutusuna bakan utangaç kızlara tüm hırsınızla.

Ben sizin kadar iyi olamazken, duvarımda tek bir hapishane resmine konuşurdum kurduğum çilingir sofrasının karşısında. Siz kadeh tokuşturmayı poz sanarken, ben soğuk mermere fırlatırdım biten beyaz dalgalı cam şişenin içinden geri dönmeyen göz yaşlarımı.

Ben sizin kadar iyi olamazken, havayi fişekler patlardı ten kokulu odalarınızın damından. Siz aşkı yudumlarken, bendim söndüren bütün sokak lambalarını.

Ben sizin kadar iyi olamazken, rüyamda gördüğüm adamın kokusunu öperdim hiç soluk almadan. Siz aldatmak üzere arzlarınızı sıralarken, bilmezdiniz kalbinizin kaç kere daha kırılacağını güneş doğmadan.

Ben sizin kadar iyi olamazken... Ben böyle çok iyi idim, siz insan olamazken.

Edip Cansever ve Ben Ruhi Bey Nasılım


Edip Cansever'i İkinci Yeni akımının vazgeçilmez şairlerinden biri yapan şiirlerinin belki de başında gelir Ben Ruhi Bey Nasılsım.

1976 senesinde kaleme aldığı uzun şiiriyle, Ruhi Bey'in gerçekte kim olduğu, Cansever'in hayatıyla ilgili çok fikir sahibi olmayanların aklında bir çok soru işareti bırakmıştır.

Araştırma Görevlisi olmasının yanı sıra yazar ve şair kimliği ile de bilinen Devrim Dirlikyapan, Şiiri Şiirle Ölçmek adlı Edip Cansever temalı kitabında, şairin şiirlerini kaleme alma süreci ve hayatı ile ilgili soruların cevaplarını anlaşılır bir dil ile okuyucuya sunmuş. 2009 senesinde YK Yayınları altında çıkan bu kitap, kuşkusuz daha çok edebiyatçı ve okura ulaşacaktır.

İşte Cansever'in, Ruhi Bey'i nasıl bulduğu üzerine yapılan söyleşiden bir kesit:

''Bunca yıldır birçok ilginç olay yaşamışımdır elbette. En iyisi şiirle ilgili bir olayı anlatmaya çalışayım. Ben Ruhi Bey Nasılım adlı kitabım, bugünden çocukluğuma doğru uzanan bir çizgiyi bölüm bölüm yazarak sürdürmeyi düşünmüştüm. Baştan dört bölümünü de bu amaçla yazmıştım. Kitap hem yavaş yürüyordu, hem de bir yerde tıkanıp kalacak gibiydi. Bir süre yazmayı bıraktım. Bir gün Krepen Pasajı'nda bir başıma oturuyordum. Yazdı, hava sıcaktı. Pasaj da oldukça tenhaydı. Dipte, köşede bir garson uyukluyordu. Diyebilirim ki, şiirime bir dekor hazırlanıyordu sanki. Nitekim biraz sonra ilk oyuncu sahneye girdi. Pasaj'a sık sık gidenler iyi bilirler, sakalları uzamış, saçları dökük ve yağlı, askılı pantalonunu karnının üstüne kadar çekmiş, omzunda birkaç kemerle dolaşan ve kimselerle konuşmayan bir adam vardı. Daha önceleri çok gördüğüm halde ilgimi pek çekmeyen bu adam, dışarıdaki masalardan birine, tam karşıma oturdu. Dikkatle izlemeye başladım. Kendi kendiyle konuşur gibi dudaklarını hafiften kıpırdatıyordu. Bir kadeh içki verdiler, içti. Birden bire Ruhi Bey'i, daha yazılmamış olan Ruhi Bey'i bulduğumu anladım. Çocukluğumdan, gençliğimden ve ''şimdi''lerden sıyrılarak onun dünyasıyla özdeşleştim. Eve döndüm, ilk notlarımı yazdım. Kitap o günkü rastlantıdan sonra hızla gelişti.''

28 Ocak 2015 Çarşamba

Yalnızlara Yer Veriniz (I)

Uğultular ve atılan omuzların sersemliği ile kendimi en yakın bara atıyorum. Buraya daha önce de gelmiş olabilirim; yalnız masaların yalnız kalabalıklarının yapmacık sesleri her yerde aynı oysa ki.

Henüz hava kararmamış olmasına rağmen buz tutmuş ellerimi tek sığınağım olan ceplerime yerleştiriyorum. Sağ cebimde duran bir kaç bozuk parayla oynarken parmaklarımın terlemeye başladığını hissediyorum ve kısa bir an da olsa irkiliyorum. Burnuma bozuklukların demir kokusu geliyor ve gözlerimi tavana dikip onlara daha önce dokunan elleri hayal etmeye çalışıyorum. Tıpkı her gün dokunduğumuz başka tenler gibi. Oysa ikinci el tenlerden iğrendiğimizi anımsamıyorum.

Oturmadan önce gözüme ilişen arka masadaki çiftin başta komik, sonra itici gelen öpüşme seslerine kulak veriyorum. Erkek, yanaklarını ruj izi yapan kıza kalkınma ile ilgili sorular sorarken, ne işittiğine dair hiçbir fikri olmadığını düşündüğüm kızın cevapları kısa ve net oluyor: dört sezonluk bir öpücükler dizisi.
Günümüzde şehir kadının, özellikle de genç olanların, ilişkilerde kaptanlık belgesi olmadan dümeni tutuyor olmasına henüz alışamadığımdan; erkeğin de bu durumdan bir süre sonra hoşnut olup bu kamuoyuna açık dudak valsini sürdürmesi beni rahatsız ediyor.

Karşı çaprazımda tek başına oturan uzun, sarı saçlı adamın şarap kadehini kafasına dikişi ile dikkatimi arka masadan karşımdaki entel sirkine çeviriyorum. Kuşkusuz, dikkat çekmek için taktığı bordo fuları ve John Lennon gözlükleri ile barmenden adını daha önceleri hiç duymadığım bir peynir tabağı istiyor. Hayatının en güzel çağını bar köşelerinde her gün birbirinden pis ağız kokularını çekerek geçiren genç barmen, bulunduğumuz yerde yiyecek olarak yalnızca bira tabağı ve hamburger olduğunu söylüyor. Bu cevap ile tatmin olamayan fularlı adam homurdanarak bir şeyler geveliyor ve barmeni geri çeviriyor.

Göz göze gelmeyi beklerken yüzüme bakmadan yanıma gelen genç adam benden ne istediğimi soruyor. ''Fıçı bira'' dedikten sonra sallana sallana yanımdan ayrılıyor. Zor da olsa ceplerimden çıkarttığım ellerimle çantamı açıyorum. Her sabah 3-4 saatlik uykudan uyanmanın getirdiği odaklanma problemi ile haftalardır bitiremediğim kitabımı masanın üzerine koyuyorum. Kulağıma gelen uğultuları duymamak için birkaç dakika aynı satırı okuyorum. Göz ucuyla küfür ettiğim bir başka masadaki dört kız yüksek sesle birbirine sevgililerini çekiştirirken, içleri bomboş olan konuşma bulutlarını bir toplu iğne ile bir bir patlatmak istiyorum.

Biramın gelmesiyle henüz iki satırını zor okuyabildiğim kitabımı tekrar masaya bırakıyorum. Kocaman bir yudum alıyorum; içine su eklenmiş olsa da boğazımdan mideme dört nala koşan at sürüsü gibi soğuk bardağın içindeki baloncukları bulunmasından memnun olduğum yere gönderiyorum. İlk gençlik yıllarımdan beri ara sıra kendini gösteren bira göbeğimi keyifle tutuyorum. Çevremdekileri kestiremiyorum ama, bu durum beni rahatsız etmiyor; aksine onunla ara sıra övündüğüm bile oluyor. 

Masadaki kızların bir anda attığı çirkin kahkaha, üzerinde bir ileri bir geri gittiğim düşünce raylarında elektrik akımına kapılmama sebep oluyor. Dikkatlerini çekmek üzere öksürüyorum. İstemeden gülünç bir duruma düştüğümü hissediyorum. Bana bakıp kendi aralarında kıkırdamaya devam ediyorlar. ''Yazık, yalnız gelmiş.'' cümlesini aradan seçiyorum. Arka masadaki devrik çiftin öpüşmeyi kesip bana baktıklarını hissediyorum. İronik cümlelerden ilk darbe yiyişim değil bu neyse ki; bir başıma gitmekten hoşlandığım yerlerde etrafımı saran yalnız kalabalıkların yüzleşmekten korktuğu ne varsa hepsini sindirmişliğim var.

Yalnızlık öykümün henüz başındayken size tavsiyem gölgenizi sıkı tutun; çünkü bundan böyle geceleri uyumadan evvel size ''iyi geceler'' dileyecek başka kimseniz olmayacak.

Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın

26 Ocak 2015 Pazartesi

Özdemir Asaf'a İnat Yalnızlığı Paylaşmak

Günün ilk ışıkları vuruyor toz toz, perdenin geceden açık kalan arasından. Gözlerimi aralıyorum ve uykularında bile bana arkasını dönmediği yüzünün en güzel haline tebessüm ediyorum. Yüzümü onun yüzüne yaklaştırıyorum. Süt kokusu geliyor burnuma. Yanağına bir öpücük konuduruyorum fakat, uyanmasından korktuğum için kısa ve ani oluyor, bu. Tadına varamıyorum. Bir daha öpüyorum. Ve onsuz geçen zamana inat son bir kez daha. 
Terden yüzü nemlenmiş, saçları biraz ıslak; onlara dokunuyorum, çünkü her bir tel bana başka bir hikayesini anlatıyor. Araya düşen birkaç kır var -muhtemelen henüz farkında olmadığı kırlar. O görene kadar söylemeyi düşünmüyorum fakat, ben onu en çok o tellerden dinlemeyi seviyorum.

Etrafta göz gezdiriyorum; tutup pişirdiğimiz palamutların kılçıkları ve son paralarımızı birleştirip aldığımız Kulüp Rakısı'nın son damlaları kalan sofrada. Masa başına koyduğu gramafonda hala tiz bir sesle Zeki Müren çalıyor. Bir gece uykudan aynı anda sıçrayarak açık kalan televizyonda 70'lerden kalma bir konserini görüşümüz, ve gülümsemesi takılıyor aklıma.
Yerde bir yığın halinde içerideki kütüphanesinden okumak üzere getirdiği şiir kitapları duruyor; en son Yılmaz Erdoğan'da kalmış olmalıyız ki, hala yarı açık bir şekilde masanın baş köşesinde ''Kayıp Kentin Yakışıklısı'' gözüme çarpıyor.
Geceye dair konuşmalarımız canlanıyor gözümün önünde; masa başında iki sandalyede bir oraya bir buraya sallanan bir terazi gibi hayata karşı dengede tutma çabalarımız birbirimizi.
İlk defa elini tutarcasına sağ elimi sol eline kenetliyorum. Yeniden ona doğru dönüyorum. Uykunun en tatlı yerinde, midensindeki balıklara bile sakin bir deniz havası veriyor şimdi nefes alış verişleri.

Geleceğini bilseydim yine de haz duyar mıydım yalnızlığımdan, diye geçiriyorum aklımdan. Kolay olmuyor geçmişi anımsamak. Hatrımda kalan son ses anlamsız parçalar ve konusuz kitaplar; ardından şikayetçi olmamayı öğrendiğim aldatmacalar ve tutsaklıklar bütünü olan bir çerçevede yaşamaya zorlanışım. Akşamları bir başıma gittiğim sahilde uyuya kalışlarım, ve yere yatıp yıldızları çifter görüşlerim. Bu sahilin onu bana getireceğine inanmasaydım; bana ev olan kumsalı sevmekten vazgeçebilir miydim? Olabilir mi en büyük belirsizlik; yalnızlığı bir yaşam tarzı olarak benimseyip o yalnızlığı paylaşabilir kıvama gelebilmek?

İnsanoğlunun karşılıksız sevdada bulduğu ve vazgeçemediği acıyı, iki taraflı aşkta yaşadığı mutlulukla bir tutmak mümkün mü? Diyelim mümkün; o zaman üçüncü şahısları bu sevdaların hangisine dahil olup olmayacağını belirleyen ne? Mutsuzlukta hepimiz bir olabilirken mutluluğu paylaşmayı neredeyse olanaksız hale getiren yalnızca kıskançlık dürtüsü mü? Yoksa bunu altında yatan sevgisizlik, veya dostlar meclisinde üstü kapalı hırs savaşı mı?

Kendi kendime sorduğum sorulardan uzakta bir yerlerde yanımda gözlerini açan adama bakıyorum şimdi; iki kişilik yalnızlık derler ya hani, onu tanıdığımdan beri yaptığımız en güzel şey bu belki; Özdemir Asaf'a inat yalnızlığı paylaşmak.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Edip Cansever ve İkinci Yeni

Pazar Postası Dergisi'nin 27 Ocak 1957 tarihli söyleşisinde Edip Cansever'e: ''İkinci Yeni diye adlandırabileceğimiz şiiri, toplum sorunları açısından değerlendirenler ona ''faydasız şiir'' diyorlar. Bu şiir sizce faydasız mıdır? Faydalı ise bunu nasıl açıklarsınız?'' sorusu yöneltilmiştir. 

''Sorunuzu yanıtlamaya geçmeden önce, şu ''İkinci Yeni'' deyimini daha bir aydınlığa çıkarmak gerekiyor. Bu konuda konuşan, hatta tek başında konuşan M. Erdost. Yazdığı yazılarla ''İkinci Yeni''nin tutumunu, çıkış noktalarını tanımlamaya çalışıyor. Sözlerinin özeti şu olsa gerek: Ozan diyor, bir duyguya, bir düşünceye, bir konuya bağlanmaksızın kelimeler arasındaki olanakları deneyerek yeni bileşkelere varmalı. Modern resim, modern yontu, nakış, insana bir şeyler söylüyor mu? Hayır. O halde şiir de bu yolu tutmalı işte. Şiirin değeri okuyucunun çağrışım gücüne bağlı olmalı.
''Kendi izlenimlerime dayanarak söylüyorum, bizde ya çok iyi şiir okuyucusu var (ki sayıları çok az) ya da hiç yok. Türk halkının okuma yazma sorununun çözülmesi yanında, hiç değilse ortalama bir kültür düzeyinden geçmesini beklemek gerekir ki, bu da bu düzende olabilecek işlerden değil.
Ben bu sözlerin tartışmasına girecek değilim. Şu var ki, ''İkinci Yeni''yi güden ilkeler bunlarsa, örnek diye gösterilen şiirlerin de topluma bir fayda sağlayacağına inanmıyorum.''

Milliyet Sanat Dergisi'nin 5 Ocak 1973 günü çıkan sayısında, Cansever'e en beğendiği şairler sorulmuştur:

''En beğendikleriniz'' yerine, isterseniz ''en çok sevdikleriniz'' diyelim. İnsan belli bir yaştan sonra ister istemez sınırlandırıyor kendini. Onca iyi şair arasında birkaçı mutlu kılıyor sizi. Bu öteki sanat türlerinde de böyle. Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Cemal Süreya her zaman aradığım şairler...
''İkinci Yeni'' diye adlandırılan Turgut Uyar'la Cemal Süreya, şiirimize yepyeni boyutlar , yepyeni olanaklar getirmişler, yeni kuşak şairlerini etkiledikleri kadar, bir önceki kuşaktan kimi şairlere de katkıda bulunmuşlardır. Bu da olağan sayılmalıdır. Nitekim, Cahit Sıtkı da ''Garip'' akımından yararlanması, şiirine yeni değerler katmasını bilmiştir. Ahmet Muhip Dıranas, Batı şiirinden özümsedikleriyle ''modern'' şiirin babasıdır bence. Behçet Necatigil, küçük yaşantılarını büyük bir alanda sergilemiş, her kattan insanın, duygularının bir ötesine geçmesini sağlayacak kadar inceltebilmiştir şiirini. ''Kareler'' ve benzeri şiirleriyle, şiirini ''insansızlaştırma'' çabasından vazgeçemiyor son yıllarda.''

Haziran 1973 tarihinde Yeditepe Dergisi, Cansever'e Kemal Tahir üzerine düşünceleri sormuş, cevap olarak bu satırlara yer vermiştir:

''Ölen bir sanatçı olunca konuşmak güç. Kemal Tahir elbette seçkin bir sanatçıydı. Çok genel bir yargıyla ''entelektüalizm''in öncülerindendi. Fikir yapısı, vardığı sentez, sürekli tartışma konusu olmuştur. Çok üzüldüm, demek yetersiz kalıyor.''

Son olarak, Cumhuriyet Mecmuası'nın (13 Eylül 1975) yönelttiği soru ve Cansever'in cevabı, hiç kuşkusuz günümüz için de geçerliliğini koruyup, dikkate alınmalıdır: ''Şiir bizde okuyucusu bulunduğu kanısında mısınız? Okullarımızdaki edebiyat eğitimi bir şiir beğenisi oluşturmakta yeterli midir?'' sorusu üzerine:


Okullarımızdaki edebiyat eğitiminin bir şiir beğenisi oluşturması şurada dursun, kafalara Divan şiirini ya da bir takım kötü örnekleri doldura doldura (gerçekte doldurmaya doldurmaya), lise öğrenimini tamamlamış öğrencileri şiirden nefret ettiriyorlar.''