26 Ocak 2015 Pazartesi

Özdemir Asaf'a İnat Yalnızlığı Paylaşmak

Günün ilk ışıkları vuruyor toz toz, perdenin geceden açık kalan arasından. Gözlerimi aralıyorum ve uykularında bile bana arkasını dönmediği yüzünün en güzel haline tebessüm ediyorum. Yüzümü onun yüzüne yaklaştırıyorum. Süt kokusu geliyor burnuma. Yanağına bir öpücük konuduruyorum fakat, uyanmasından korktuğum için kısa ve ani oluyor, bu. Tadına varamıyorum. Bir daha öpüyorum. Ve onsuz geçen zamana inat son bir kez daha. 
Terden yüzü nemlenmiş, saçları biraz ıslak; onlara dokunuyorum, çünkü her bir tel bana başka bir hikayesini anlatıyor. Araya düşen birkaç kır var -muhtemelen henüz farkında olmadığı kırlar. O görene kadar söylemeyi düşünmüyorum fakat, ben onu en çok o tellerden dinlemeyi seviyorum.

Etrafta göz gezdiriyorum; tutup pişirdiğimiz palamutların kılçıkları ve son paralarımızı birleştirip aldığımız Kulüp Rakısı'nın son damlaları kalan sofrada. Masa başına koyduğu gramafonda hala tiz bir sesle Zeki Müren çalıyor. Bir gece uykudan aynı anda sıçrayarak açık kalan televizyonda 70'lerden kalma bir konserini görüşümüz, ve gülümsemesi takılıyor aklıma.
Yerde bir yığın halinde içerideki kütüphanesinden okumak üzere getirdiği şiir kitapları duruyor; en son Yılmaz Erdoğan'da kalmış olmalıyız ki, hala yarı açık bir şekilde masanın baş köşesinde ''Kayıp Kentin Yakışıklısı'' gözüme çarpıyor.
Geceye dair konuşmalarımız canlanıyor gözümün önünde; masa başında iki sandalyede bir oraya bir buraya sallanan bir terazi gibi hayata karşı dengede tutma çabalarımız birbirimizi.
İlk defa elini tutarcasına sağ elimi sol eline kenetliyorum. Yeniden ona doğru dönüyorum. Uykunun en tatlı yerinde, midensindeki balıklara bile sakin bir deniz havası veriyor şimdi nefes alış verişleri.

Geleceğini bilseydim yine de haz duyar mıydım yalnızlığımdan, diye geçiriyorum aklımdan. Kolay olmuyor geçmişi anımsamak. Hatrımda kalan son ses anlamsız parçalar ve konusuz kitaplar; ardından şikayetçi olmamayı öğrendiğim aldatmacalar ve tutsaklıklar bütünü olan bir çerçevede yaşamaya zorlanışım. Akşamları bir başıma gittiğim sahilde uyuya kalışlarım, ve yere yatıp yıldızları çifter görüşlerim. Bu sahilin onu bana getireceğine inanmasaydım; bana ev olan kumsalı sevmekten vazgeçebilir miydim? Olabilir mi en büyük belirsizlik; yalnızlığı bir yaşam tarzı olarak benimseyip o yalnızlığı paylaşabilir kıvama gelebilmek?

İnsanoğlunun karşılıksız sevdada bulduğu ve vazgeçemediği acıyı, iki taraflı aşkta yaşadığı mutlulukla bir tutmak mümkün mü? Diyelim mümkün; o zaman üçüncü şahısları bu sevdaların hangisine dahil olup olmayacağını belirleyen ne? Mutsuzlukta hepimiz bir olabilirken mutluluğu paylaşmayı neredeyse olanaksız hale getiren yalnızca kıskançlık dürtüsü mü? Yoksa bunu altında yatan sevgisizlik, veya dostlar meclisinde üstü kapalı hırs savaşı mı?

Kendi kendime sorduğum sorulardan uzakta bir yerlerde yanımda gözlerini açan adama bakıyorum şimdi; iki kişilik yalnızlık derler ya hani, onu tanıdığımdan beri yaptığımız en güzel şey bu belki; Özdemir Asaf'a inat yalnızlığı paylaşmak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder