21 Ocak 2015 Çarşamba

İkinci Yeni

İkinci Yeni, 1954 senesinden sonra filizlenmeye başlayan bir şiir hareketedir. Öncüleri Oktay Rıfat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Ülkü Tamer, Tevfik Akdağ, Yılmaz Gruda gibi şairlerdir. Harekete ''İkinci Yeni'' adını eleştirmen Muzaffer Erdost takmıştır; ve birçok yönüyle Garip akımına (Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat önderliğinde, diğer adıyla Birinci Yeni) tepki olarak doğmuştur.

İkinci Yeni, Garip akımına başkaldırır. Bu tutumun belli başlı özellikleri şöyledir;
  • İmgeye kapıları yeniden, ve sonuna kadar açmak.
  • Edebi sanatlara özgürlük tanımak.
  • Basitlik ve sadelikten ayrılmak.
  • Konuşma diline sırt çevirmek.
  • Halkın yaşamından ve kültüründen uzaklaşmak.
  • Konuyu, hikayeyi, olayı şiirden atmak, vb...


İkinci Yeni'yi baştan başa Garip akımına karşıt sanmak doğru olmaz. Çünkü, ayrışmalar dışında, bazı yakınlıklar da vardır. Örneğin;
  • Garip akımı gibi İkinci Yeni de Türk şiir geleneğiyle bağını koparır.
  • Her iki akımda da dizeci (mısracı) şiir'e karşı çıkılır.
  • Gözler Batı'ya, özellikle de Gerçeküstücü şairlere çevrilir.
  • Garip akımı da İkinci Yeni de ideolojik bağlanmaya yanaşmaz. 
  • Toplumsallık, sınıfsallık ve tarihsellik bilinci taşınmaz.
  • Biçime öncelik tanınır, içerik gereğince önemsenmez.
  • Her iki akımın da ''siyaset dışı'' kaldığı gözlemlenir.


İkinci Yeni'nin Başlıca Özellikleri

Garip akımına yakınlık/uzaklık dışında, İkinci Yeni'nin taşıdığı başlıca özellikler şunlardır:
  • Gelenekten kopma: içerik ve biçimce Türk şiir geleneğinden bağları koparmak.
  • Biçimciliğe kayma: şiirde anlamı, düşünceyi, demeci, konuyu, hikayeyi, tasviri önemsememek veya dışlamak.
  • Değiştirim: dilde değiştirimlere gitmek, soyut bir dile ulaşmaya çalışmak. Türkçe'nin yapısı zorlanır, sözdizimi bozulur, birbiriyle ilgisiz sözcükler yan yana getirilir, vb...
  • Karıştırım: duyuların ya da algıların birbirine karıştırılması, karşıt duyumlar ve imgeler arasında eşitlik kurulur, duyulardan birine ilişkin algılar ya da sıfatlar başka bir duyuya mal edilir, vb...
  • Özgür çağrışım: bir çağrışımdan, bir imgeden, bir dizeden ötekine atlanır; birlik ve uyumlarına bakılmaz.
  • Soyutlama: gerçekte birbirine bağlı nitelik veya nesnelerin tasarım yoluyla birbirinden ayrılması.
  • Anlamsızlık: anlamın geriye itilmesi veya atılması, bir şeyi doğrulamak, anlatmak, tasvir etmek gibi işlemlerden ayrılmak.
  • İmgeleme: imgenin anlamın önüne ya da yerine geçmesi, anlamdan önce gelmesi, şiirin en önemli öğelerinden sayılması.
  • Akıl dışına çıkma: mantığın ilkelerinin çiğnenmesi, düzenin yıkılması.
  • Güç anlaşılma: kapalı olmak, Garip akımının ''basitlik ve sadelik'' eğilimine bir tepki.
  • Okurdan uzaklaşma: şiirlerin okurlar için bir bilmece olarak kalması. 
  • Çevreden ayılma ve kaçış: ortak dilden, konuşma dilinden kaçılması, toplum ile bağların gevşetilmesi, ulusal çevreyle ilgilenilmemesi, siyasi olaylara uzak kalınması, cinselliğin daha ön planda olması, vb...


İkinci Yenilerin Ağzından

İkinci Yeni için şöyle söylüyor Muzaffer Erdost: ''... Bir şiir birşey söylerse, söylediği rastlansaldır. Yani ozan bir düşünceyi, bir duyguyu, bir olayı anlatmak için mısra kurmaya gitmez. Kelimeleri alır, onlardan mısrasını kurar. (...) Çünkü bu şiirin amacı birşey söylemek değil, kendisini kurmaktır. (...) İkinci Yeni birşey anlatmaz, birşey söylemez...''

İlhan Berk'in dediği ise şu: ''İkinci Yeni öyküye, hele yakalanabilen öyküye tam karşıttır. İkinci Yeni'nin anlamdan anladığı: Bir anlamsızlıktan anlamadır. (...) En önemli özelliklerinden biri de soyut bir şiir anlayışıdır. Bunu konuşma diline karşı bir dil diye de tanımlayabiliriz. Düzyazının ilkeleri olan: Betim, anlam, demeç, düşün gibi ilkelere karşıdır. İkinci Yeni kapalı bir şiirdir; anlatılmayan şiirden yanadır.'' (Berk sonradan görüşünü değiştirmiş, bu ilkelerden çoğunun tersini savunmuştur.)


18 Ocak 2015 Pazar

Bir Adam Düştü Galata Kulesi'nden




19'uncu yüzyıldan kalma bir meyhanede doğurmuş babam beni; gözümü açar açmaz yuvarlanıvermişim kırık bir rakı bardağına. Buz atmışlar üzerime lezzet katsın diye, ve kana kana içmiş sakallı adamlar bir masadaki gazetenin üstünde.

Aranızdaki haydut benim, geceleri inleyen benim sesim. 

Deniz görmemiş benim babam; ve öpmemiş bir kızı Çamlıca tepesinde. Avlusundaki su birikintisinde, taş sektirmişliği var birkaç kere.

Ayak izlerim yoktur benim, Galata'ya çıkar rüyanıza girerim.
Sustuğunuz gecelerden bir vakit belki, kabus olmaktan vazgeçerim.

Martıların seslendiği şehirde, çarpan poyraz gibi şimdi yüzlerde; siz de seziyor olmalısınız kıskançlığı, kılcal damarlarınızdaki kesikte.

Doyumsuzluğunuzu nasıl alırdınız,
Anasona kurabiye banar mıydınız?

An'lardan anı yaparken can yakan hicazcılar, Galata Kulesi'nden bakmayı bildi mi bu şehre; ve Vedat'ın ölümünden ne kaldı bize, Ümit Yaşar'ın yazdığı son şiirde?

Galata'dan bırakırken kendimi
- aklımda bir tek annemin düşüncesi-

Ölmek yasak mıydı kadere bağlı geçip giden bir nefese? On yedi buz da eridiğine göre, dönüyorum ben de geldiğim yere.


(Ümit Yaşar Oğuzcan'ın Oğlu Vedat Oğuzcan'ın Anısına)

16 Ocak 2015 Cuma

Oltaya Takılan Rüya


Başıma bir denizanası yapışmış, o kıyıdan bu kıyıya sürüklüyor sert bir balıkçı eli bedenimi. Daha fazla su yutarsam nefesimin kesileceğini biliyorum; ancak son kez söz almalıyım balıklar meclisinde.  

Yanımdaki şişede bir derin mazi getirdim 1953'ün en hazin gecesinden; ay, denizi parlattığında yine yaşar mı mors alfabesi batan denizaltı ile birlikte? 

Sudan çıkartılan vücudumla birleşmiş yosun parçaları bana değen ellerin eseri değil oysa ki. Rakı sofrasında kurumadan evvel kaygan bir balık değil midir hayatın belirtisi?
 Sana vaktinde gelebilmek istedim bunca dalganın içinde, ancak güneş çoktan batmış olmalı şimdi flaması indirilen soğuk amiral gemisinin direğinde.

Hangi kıtaya ayak bastıysam sana dair hatıralar buldum kıyıda köşede; sarhoş olup şarkılar söyledik, deniz yıldızlarıyla kokunun izinde.
Ilık bir yaz sabahı Küba'da; kemirdiğim bir şeker kamışının ortasında beliriverdi tadın, ve de buz tutmuş bir kar tanesiydin bir başka vakit, Notre-Dame'ın penceresinde. 

Hangi denize yelken açtıysam bildim göğüs germeyi dalgalara, çünkü bir tayfanın avucuna doğru doğmuş kaderim, elinde tuttuğun pusulada. 

Yorgun bir deniz kaplumbağasının çaresizliği içinde soruyorum artık kendime; köpekbalığından kaçıp yırtık bir oltaya teslim olmak kaç balığın kaderinde? Ve son nefesimi verirken ben de, artık onlar gibi esir miyim bir balıkçının nasırlı ellerinde?

Bir Denizcinin İdamı


İftiranın adını koymak için çırpınan dilleriyle ıslatıveriyorlar bedenimi. Bana taktıkları sıfatların beynimde çağrıştırdıklarını tepetaklak seyrederken bile sözlerini işitmeye cesaret edemiyorum.

İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az, o parmaklarla yüzüme tokat atabilecek kadar çokmuş göremediklerim. Yumruk yemekten kapanmak üzere olan gözkapaklarımı açıp, zevkle karşımda dikilen karanlık yüzleri anlamaya çalışıyorum; her biri birbirini çağrıştıran robotik hareketlerle hükmümü okuyorlar. Hakkımda atılan her bir iftiranın peşinden şiddetle sürüklenirken, baygınlığım beni bir amfitiyatrodaki seyircilerin hayvansı dürtülerinin arasına götürüyor.

Herkes kan görmek ister, ve ölümünü seyretmek bir savaşçının. / Çünkü bir savaşçı ne kadar güçlüyse, öldürme arzusu o kadar çoktur onu alkışlayanın.

Açıyorum gözlerimi, loş ışığın altındaki suratları tanımam biraz zaman alıyor. Beni bir adalet terazisinin üzerinde bir yukarı bir aşağı sallayanların en yakınımdakiler olduğunu farkediyorum.

Gereği düşünülmüş... Ben, Sanık 8075 için; beraatimi değil, idamımı istiyorlar.

Beraber büyüdüğüm adamlardan beni seven kadınlara kadar herkesin imzası olan bu karar bir çırpıda okunuveriyor. Gözlerimden yaşlar bir bir akarken / çünkü zaferleriyle bilinen adamlar da ağlayabilmeli / görüyorum beni delip geçen karara tebessüm eden yüzlerdeki memnuniyet dolu bakışları.

Ne beni, ne de geçmişimi uğurlamaya geliniyor idam koltuğuna; kaygılar ve yalanlar arasında gidip gelen dostlarımın, önlerinden geçişimi seyrettiklerini anımsıyorum oysa. Haksız galibiyetlerindeki bu sessizliği bırakıyorum doğmamış çocuklarıma; bendeki onlara, ve onlardaki bensizliğe yakışacak tek miras olarak, bir deniz uğruna.

Çoğunun yüzünü unuttum büsbütün;
Yalnız, çok ince, çok uzun bir burundur aklımda kalan,
Halbuki kaç kere karşıma oturup dizildiler.
Bir tek kaygıları vardı, hakkımda hüküm okunurken;
Heybetli olmak.
De-ğil-di-ler.


11 Ocak 2015 Pazar

Venüs'e En Yakın Gezegen

Kalbim pimi çekilmiş bir el bombası gibi, Venüs'e en yakın gezegeni arıyorum zihnimin kaygan yokuşunda. Geçiyorum her birinizin karanlık gölgesinden - dayanıyor gibiyim gözlerinizin altındaki morluklara - ve sormadan bir adım daha ileri atmıyorum; devam ediyor mu kahkahalarınız bir asker selamında zorla yan yana dizilen beş parmak tadında?

Ne kadar da içtensiniz yazdıklarınızda veya ne kadar doğru, öptüğünüz yabancı izlerle mayın döşenmiş şarap kokulu dudaklarda? Sahi, hangi dili konuşuyorsunuz siz arka bahçede bir kaplumbağanın sert kabuğunun üzerinde sevişirken? Mutsuzluğu kendinize rütbe mi bellediniz ki yükseliyorsunuz kadeh tokuşturdukça?

Kanlı bir düelloya davet eder bakışlarınızın ortasında duruyor çocukluğum. Yargılıyorsunuz ve sırt çeviriyorsunuz büyümenin de büyümeden ölmenin de kader deyip geçildiği bir dünyada.

Yağmur başladı, şimdi en güzel vaktidir şiir yazmanın mikroskobik parmaklarla. Kalem, defter, elimde ne varsa hepsini bırakıyorum arkamda. Harflerden kurduğum sofraya son kez davet ediyorum eldivensiz dokunamadığınız parmaklarımla.

Size kusursuz bir resmi geçit göstermek isterdim kuşkusuz - askerlerimi pataklayacağınızı bile bile - şimdi karşınızda oturmuş bakıyorum boyalı gözlerinize. Neydi size siyahı huy edinmeyi sevdiren, mavinin hükmettiği bu koca sahilde?

Kalemim de defterim de sizin olsun, aklım bana yettikçe - farketmiyorsunuz fakat - kar yağıyor Venüs'e en yakın gezegene, kapalı kapılar harbinde.



29 Aralık 2014 Pazartesi

Kedi


pencereden bakan kediyi bir pazar günü yedim,
oysa pazartesi günü, okula götürecektim.
salıları uyanmadan çarşambaya geçerim,
-ki bilen bilir o gün, ben hep siyah giyerim.
sulu kar geldi çattı, perşembeyi pırtlattı,
penceremin camları böylelikle açıldı.
cumaları her daim merve'lere gideriz,
çünkü biz türk kızları, işimizi biliriz.
cumartesi akşamı hepimiz çok iyiyiz,
kederi reklam yapar, edip cansever söyleriz.
işte geldi çattı bir pazar günü daha,
yine bana gözüktü, işkembe kokulu bir hafta.


Rumelihisarı, Aralık 2014

9 Aralık 2014 Salı

Küba

''Hayatta daima gerçekleri savun! Takdir eden olmasa bile, vicdanına hesap vermekten kurtulursun.'', demişti dünya üzerinde sosyalist devrimci hareketlerin sembolü haline gelen Che Guevara.
Devrim Meydanı

Yurt dışı demenin zor olduğu bir ülkeydi Küba.

Uzun, çok uzun bir uçak yolculuğu beni bekliyordu.

Çoğunluğun Che Guevara'yı, politik kişiliği ve devrimci karakteri üzerine pek bir fikri olmadan; onun tişörtlerini, rozetlerini ve posterlerini bir alışveriş kültürü olarak kullanmayı seven bir toplumdan geliyordum.

Çok okuyan bir insan da olsanız, şüphe yoktur ki hiçbir kitap bir şehri veya tarihi bir kahramanı yerinde görmek kadar etkileyici olamaz.

Hele ki mevzu bahis Küba, ve devrim kokan sokakları ise...

Havana

Başkent Havana'da bulunan José Martí Havaala'ına iner inmez, serin İstanbul'dan getirdiğim ceketimi üzerimden atıp yoğun nem ve sıcak hava ile karşılaşmanın şaşkınlığı ve keyfi bir anda bütün vücudumu sarıverdi.

Öncesinde rehberimiz, ardından kısa sürede yakın arkadaşım olan Fidel'in bizden daha güzel konuştuğu türkçesiyle, ilkbahar aylarında 200 km hıza ulaşan kasırgalarıyla meşhur şehrin deniz kenarındaki oteline eşyalarımızı attık, ve kendimizi içinde şeker, deterjan ve Rom’dan başka pek bir şey bulunmayan büyük bir alışveriş merkezinde bulduk.

Her katında birbirinden farklı müziklerle küçük şovlar sergileyen mutlu kadınlar ve hallerinden pek memnun adamlar, ve belki tüm çocukluğu boyunca elinde tek bir futbol topu ile yetinmeyi bilen, çıplak ayaklarla oradan oraya koşuşturan küçük erkek çocuklarıydı ilk gözüme çarpan.

İçinden ''Guantanamera'' sesleri yükselen bir Küba barı
Havana, uzun yıllar İspanyolların sömürgesi olarak kalmıştı. Bu nedenle, sokaklarında İspanyol esintisinin yanı sıra baskı ve yasaklar altındaki Küba halkının, özellikle de yerden tavana kadar uzanan balkon demirleri olan evlerini gördükçe, o evlerde yaşamış kadınların sessiz çığlıklarını her köşe başında duyumsamak mümkündü.

Şehrin bu kasvetli tarihi özelliğinin yanı sıra, Havana için ''müzik cenneti'' tanımını kullanmak sanırım çok uygun olacaktır. 

Sabah kahvaltısından hemen sonra başlayan müzik, Küba'da yeni günün ilk ışıklarına kadar hiç durmadan devam eder.

Bir akşamınızı Buena Vista Social Club'e ayırın. Zira, 1940'larda ünlü müzisyenlerin arasında temeli atılıp, uzun yıllar müzikseverlerin kulaklarındaki pası silmeyi başaran bu topluluğun üyeleri artık çok yaşlı. Elinizi çabuk tutun...

Atatürk büstü
Küba denince akla gelen bir diğer gelenek ise purodur. Hatta, bir efsaneden hareketle, ''Küba'da puroları güzel kadınlar bacaklarında sararak yaparlar'', denir. 

Size kötü bir haberim var. Bu efsaneyi çürütmek için şehir dışında bulunan bir puro fabrikasına gidip, yapım aşamalarını kendi gözlerinizle görmenizi tavsiye ederim; orada uzun bacaklı güzel kızları değil, devasa elleri olan, yapılı ve ciddi suratlı adamları görmek çoğunuzu hayal kırıklığına uğratacaktır.

1994 senesinde, Linea Caddesi üzerinde yapılan Atatürk büstü, ve önündeki plakette ''PATRI O MORTA'', türkçesi ile ''YA İSTİKLAL YA ÖLÜM'' yazısı dikkat çekici.

Hiç kuşkusuz ki; inkılap ve devrimciliği ile yalnız kendi ülkesine değil, tüm dünya milletlerine de babalık yapan Mustafa Kemal Atatürk'ün fikirlerinin ve dehasının ne kadar benimsendiğine en iyi örnekler arasında; Che Guevara'nın Bolivya'da yakalanıp öldürülmesinden sonra sırt çantasından çıkan Atatürk'ün Büyük Nutuk'u sayılabilir.

Santa Clara 

Havana’dan Santa Clara’ya ulaşmak için yaklaşık 6 saatlik bir otobüs yolculuğu geçirdik. Saat başı bir yerde durup kahve ve şeker kamışlarını tükettikten sonra, 1689 yılında kurulan Santa Clara şehrine geldik. Küba Devrimi'nde önemli bir yeri bulunan bu şehir, aynı zamanda, Ernesto Che Guevera'nın mezarının bulunduğu yer.

Che Guevara Mozolesi önünde...
Nakaratıyla dünyaca tanınan, Che için yazılan Hasta
Siempre'de (Sonsuza Kadar), Santa Clara'dan bahsedilmiş:

Tu mano glorioso y fuerte ‘’Şanlı ve güçlü elin’’
Sobre la historia dispara ‘’Tarihe ateş açar’’
Cuando todo Santa Clara ‘’Bütün Santa Clara’’
Se despierta para verte ‘’Seni görmek için uyandığında’’

Şehre vardığımızda Che Guevara Mozolesi’ni ziyaret ettik. Che, ve onun 1967 yılında Bolivya'daki çalışmaları sırasında öldürülen 16 savaşçı arkadaşı ile altında yattığı anıtın içerisi hepimize hüzün katmıştı.

Her bir anıt mezar için duvara 16 adet gül yerleştirilmiş, duvarın tam ortasında ise Che’nin yattığı bölüm oluşturulmuştu.

Hayat görüşü ne olursa olsun, büyük bir devrimcinin fikir ve silah arkadaşlarının arasına gömülmesi herkesi duygulandıracak bir idealdi.

Ernesto’nun doktor önlüğünden gerilla üniformasına; silahlarından kitaplarına kadar herşeyin sergilendiği müzeyi boğazım düğüm düğüm gezerken; bu düşünce adamının CIA tarafından tanınmamak adına geçirdiği fiziksel değişimi net bir şekilde gösteren fotoğrafı rehberimiz Fidel karşımıza çıkardığında, hiçbirimizin onu tanıyamamasına şaşırmamak gerekirdi; ancak düşman güçlüydü, ve Che için ölüm kaçınılmaz olacaktı.

Che Guevara'dan bu kadar bahsetmişken, büyük devrimci Fidel Castro'ya değinmeden geçmek olmaz; Batista diktatörlüğünü yıkmak amacıyla, silah arkadaşları beraberinde düzenlediği baskından sonra tutuklanıp 16 sene hapise çarptırılan Castro'nun ''Sayın yargıç siz beni mahkûm edin! Tarih beni haklı çıkaracaktır!'' sözü ile ünlenmesi, hayatının geri kalanında, nasıl bir yol izleyeceğinin kalıpları olmuş düşüncesindeyim.

Küba’da devrim yapılmış, silahla yürütülen mücadelenin ekonomik atak safhasına geçme gereği doğmuştur. Devlet bakanlıklarına ve ekonomik gidişata ilişkin toplantıda Fidel kürsüden:

"Ekonomiyi düzeltmeliyiz, kaynakları etkin kullanmalıyız", yönünde söylev verirken, "Aranızda iyi bir ekonomist var mıdır?", der.

Koca salonda bir tek Che'nin eli havadadır.

Fidel bunun üzerinde Che’ye: "Senin ekonomiden anladığını bilmiyordum"der.

Che, tarihi yanıtını verir: "Ben senin, aranızda iyi bir komünist var mı, dediğini sanmıştım..."

(Burada püf nokta İspanyolca'da "economista" ile "comunista" arasındaki okunuş benzerliğidir.)

Bir başka hatıra ise, Meksika'da, Castro ile Che'in bir dostlarının evinde yediği yemek sonrasında aralarında geçen sohbettir.

Fidel Castro ve Che Guevara bir aradalar
Konu şudur; Castro, Küba'da devrim yapmak istediklerini anlatır.

Castro: "Ernesto, Şimdi benimle Kübaya gelip devrimi yapacak mısın?"

Ernesto: "Sen biraz delisin! Devrimi yapacağız halkı kurtaracağız."

(Birbirlerine bakıp gülerler)

Castro: "Evet Ernesto, cevabını bekliyorum "

Ernesto: "Tamam geleceğim ama bir şartım var; Küba'dan sonra Bütün Latin Amerikada sonrada dünyada yapacağız bu devrimi!"

Castro (Gülümseyerek): "Ben biraz deliyim; fakat dostum, sen zır delisin!"

Trinidad

Hatıralar içerisinde boğulmadan, Havana ve Santa Clara'nın ardından son durağımız olan Trinidad'a dair birkaç kelam edelim.

Tur rehberimiz Fidel Tapanes ile...
Trinidad 1514 yılında kurulmuş, ve yüzyıllar süresince çok iyi muhafaza edildiği için Unesco tarafından koruma altına alınmış.

Rehberimiz Fidel'in şehre varır varmaz; ''Trinidad sokaklarının her biri ötekine benzer. Arnavut kaldırımları ve çıkmaz sokakları, savaş yıllarında düşman ordunun askerleri yollarını kaybedip hedeflerine ulaşamasınlar diye planlanarak inşa edilmiş.'', diyerek gruptan kopmamanın önemini bize söylemişti.

Hava diğer günlere göre daha kapalı, ve aniden bastıran sağanak yağmur, tropikal iklimin tadına bakmamız için kaçınılmaz bir fırsattı.

Yan masadaki Trinidad güzeli
Trinidad'a gelir gelmez gruptan ayrılıp kendimi rastgele bir kafeye attım. Küba müzikleri eşliğinde Mojito'mu yudumlarken, yine sağanak başladı. 

Otele dönüp kendimi güvenceye almaktansa, orada oturup tarihin ve doğanın tadını çıkartmayı seçtim. Parmaklarımı Havana'dan almış olduğum ikinci el Küba tarihi kitabımın üzerinde gezdirirken, kendi ülkemden bu kadar uzakta olmama rağmen kendimi İstanbul'da bu kadar iyi hissetmediğimi düşündüm. 

Bunun sebebi belki o anda baskı ve faşizme boyun eğmeyen bir halkın içinde olmamdı, belki bir tarihi figüre bu kadar yakından bakıp ona bir adım yaklaşabilmekti, belki de yalnızca kendimle başbaşa kalabilme şansıydı.

Kalktıktan sonra her ne kadar 2 saat yolumu bulamayıp, yüzyıllar önce şehre gelen düşman askerler gibi vakit kaybetsem de, bastığım her bir taşın üzerinde artık benim de anılarım var.