21 Ocak 2015 Çarşamba

Edip Cansever ve İkinci Yeni

Pazar Postası Dergisi'nin 27 Ocak 1957 tarihli söyleşisinde Edip Cansever'e: ''İkinci Yeni diye adlandırabileceğimiz şiiri, toplum sorunları açısından değerlendirenler ona ''faydasız şiir'' diyorlar. Bu şiir sizce faydasız mıdır? Faydalı ise bunu nasıl açıklarsınız?'' sorusu yöneltilmiştir. 

''Sorunuzu yanıtlamaya geçmeden önce, şu ''İkinci Yeni'' deyimini daha bir aydınlığa çıkarmak gerekiyor. Bu konuda konuşan, hatta tek başında konuşan M. Erdost. Yazdığı yazılarla ''İkinci Yeni''nin tutumunu, çıkış noktalarını tanımlamaya çalışıyor. Sözlerinin özeti şu olsa gerek: Ozan diyor, bir duyguya, bir düşünceye, bir konuya bağlanmaksızın kelimeler arasındaki olanakları deneyerek yeni bileşkelere varmalı. Modern resim, modern yontu, nakış, insana bir şeyler söylüyor mu? Hayır. O halde şiir de bu yolu tutmalı işte. Şiirin değeri okuyucunun çağrışım gücüne bağlı olmalı.
''Kendi izlenimlerime dayanarak söylüyorum, bizde ya çok iyi şiir okuyucusu var (ki sayıları çok az) ya da hiç yok. Türk halkının okuma yazma sorununun çözülmesi yanında, hiç değilse ortalama bir kültür düzeyinden geçmesini beklemek gerekir ki, bu da bu düzende olabilecek işlerden değil.
Ben bu sözlerin tartışmasına girecek değilim. Şu var ki, ''İkinci Yeni''yi güden ilkeler bunlarsa, örnek diye gösterilen şiirlerin de topluma bir fayda sağlayacağına inanmıyorum.''

Milliyet Sanat Dergisi'nin 5 Ocak 1973 günü çıkan sayısında, Cansever'e en beğendiği şairler sorulmuştur:

''En beğendikleriniz'' yerine, isterseniz ''en çok sevdikleriniz'' diyelim. İnsan belli bir yaştan sonra ister istemez sınırlandırıyor kendini. Onca iyi şair arasında birkaçı mutlu kılıyor sizi. Bu öteki sanat türlerinde de böyle. Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Cemal Süreya her zaman aradığım şairler...
''İkinci Yeni'' diye adlandırılan Turgut Uyar'la Cemal Süreya, şiirimize yepyeni boyutlar , yepyeni olanaklar getirmişler, yeni kuşak şairlerini etkiledikleri kadar, bir önceki kuşaktan kimi şairlere de katkıda bulunmuşlardır. Bu da olağan sayılmalıdır. Nitekim, Cahit Sıtkı da ''Garip'' akımından yararlanması, şiirine yeni değerler katmasını bilmiştir. Ahmet Muhip Dıranas, Batı şiirinden özümsedikleriyle ''modern'' şiirin babasıdır bence. Behçet Necatigil, küçük yaşantılarını büyük bir alanda sergilemiş, her kattan insanın, duygularının bir ötesine geçmesini sağlayacak kadar inceltebilmiştir şiirini. ''Kareler'' ve benzeri şiirleriyle, şiirini ''insansızlaştırma'' çabasından vazgeçemiyor son yıllarda.''

Haziran 1973 tarihinde Yeditepe Dergisi, Cansever'e Kemal Tahir üzerine düşünceleri sormuş, cevap olarak bu satırlara yer vermiştir:

''Ölen bir sanatçı olunca konuşmak güç. Kemal Tahir elbette seçkin bir sanatçıydı. Çok genel bir yargıyla ''entelektüalizm''in öncülerindendi. Fikir yapısı, vardığı sentez, sürekli tartışma konusu olmuştur. Çok üzüldüm, demek yetersiz kalıyor.''

Son olarak, Cumhuriyet Mecmuası'nın (13 Eylül 1975) yönelttiği soru ve Cansever'in cevabı, hiç kuşkusuz günümüz için de geçerliliğini koruyup, dikkate alınmalıdır: ''Şiir bizde okuyucusu bulunduğu kanısında mısınız? Okullarımızdaki edebiyat eğitimi bir şiir beğenisi oluşturmakta yeterli midir?'' sorusu üzerine:


Okullarımızdaki edebiyat eğitiminin bir şiir beğenisi oluşturması şurada dursun, kafalara Divan şiirini ya da bir takım kötü örnekleri doldura doldura (gerçekte doldurmaya doldurmaya), lise öğrenimini tamamlamış öğrencileri şiirden nefret ettiriyorlar.''

İkinci Yeni

İkinci Yeni, 1954 senesinden sonra filizlenmeye başlayan bir şiir hareketedir. Öncüleri Oktay Rıfat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Ülkü Tamer, Tevfik Akdağ, Yılmaz Gruda gibi şairlerdir. Harekete ''İkinci Yeni'' adını eleştirmen Muzaffer Erdost takmıştır; ve birçok yönüyle Garip akımına (Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat önderliğinde, diğer adıyla Birinci Yeni) tepki olarak doğmuştur.

İkinci Yeni, Garip akımına başkaldırır. Bu tutumun belli başlı özellikleri şöyledir;
  • İmgeye kapıları yeniden, ve sonuna kadar açmak.
  • Edebi sanatlara özgürlük tanımak.
  • Basitlik ve sadelikten ayrılmak.
  • Konuşma diline sırt çevirmek.
  • Halkın yaşamından ve kültüründen uzaklaşmak.
  • Konuyu, hikayeyi, olayı şiirden atmak, vb...


İkinci Yeni'yi baştan başa Garip akımına karşıt sanmak doğru olmaz. Çünkü, ayrışmalar dışında, bazı yakınlıklar da vardır. Örneğin;
  • Garip akımı gibi İkinci Yeni de Türk şiir geleneğiyle bağını koparır.
  • Her iki akımda da dizeci (mısracı) şiir'e karşı çıkılır.
  • Gözler Batı'ya, özellikle de Gerçeküstücü şairlere çevrilir.
  • Garip akımı da İkinci Yeni de ideolojik bağlanmaya yanaşmaz. 
  • Toplumsallık, sınıfsallık ve tarihsellik bilinci taşınmaz.
  • Biçime öncelik tanınır, içerik gereğince önemsenmez.
  • Her iki akımın da ''siyaset dışı'' kaldığı gözlemlenir.


İkinci Yeni'nin Başlıca Özellikleri

Garip akımına yakınlık/uzaklık dışında, İkinci Yeni'nin taşıdığı başlıca özellikler şunlardır:
  • Gelenekten kopma: içerik ve biçimce Türk şiir geleneğinden bağları koparmak.
  • Biçimciliğe kayma: şiirde anlamı, düşünceyi, demeci, konuyu, hikayeyi, tasviri önemsememek veya dışlamak.
  • Değiştirim: dilde değiştirimlere gitmek, soyut bir dile ulaşmaya çalışmak. Türkçe'nin yapısı zorlanır, sözdizimi bozulur, birbiriyle ilgisiz sözcükler yan yana getirilir, vb...
  • Karıştırım: duyuların ya da algıların birbirine karıştırılması, karşıt duyumlar ve imgeler arasında eşitlik kurulur, duyulardan birine ilişkin algılar ya da sıfatlar başka bir duyuya mal edilir, vb...
  • Özgür çağrışım: bir çağrışımdan, bir imgeden, bir dizeden ötekine atlanır; birlik ve uyumlarına bakılmaz.
  • Soyutlama: gerçekte birbirine bağlı nitelik veya nesnelerin tasarım yoluyla birbirinden ayrılması.
  • Anlamsızlık: anlamın geriye itilmesi veya atılması, bir şeyi doğrulamak, anlatmak, tasvir etmek gibi işlemlerden ayrılmak.
  • İmgeleme: imgenin anlamın önüne ya da yerine geçmesi, anlamdan önce gelmesi, şiirin en önemli öğelerinden sayılması.
  • Akıl dışına çıkma: mantığın ilkelerinin çiğnenmesi, düzenin yıkılması.
  • Güç anlaşılma: kapalı olmak, Garip akımının ''basitlik ve sadelik'' eğilimine bir tepki.
  • Okurdan uzaklaşma: şiirlerin okurlar için bir bilmece olarak kalması. 
  • Çevreden ayılma ve kaçış: ortak dilden, konuşma dilinden kaçılması, toplum ile bağların gevşetilmesi, ulusal çevreyle ilgilenilmemesi, siyasi olaylara uzak kalınması, cinselliğin daha ön planda olması, vb...


İkinci Yenilerin Ağzından

İkinci Yeni için şöyle söylüyor Muzaffer Erdost: ''... Bir şiir birşey söylerse, söylediği rastlansaldır. Yani ozan bir düşünceyi, bir duyguyu, bir olayı anlatmak için mısra kurmaya gitmez. Kelimeleri alır, onlardan mısrasını kurar. (...) Çünkü bu şiirin amacı birşey söylemek değil, kendisini kurmaktır. (...) İkinci Yeni birşey anlatmaz, birşey söylemez...''

İlhan Berk'in dediği ise şu: ''İkinci Yeni öyküye, hele yakalanabilen öyküye tam karşıttır. İkinci Yeni'nin anlamdan anladığı: Bir anlamsızlıktan anlamadır. (...) En önemli özelliklerinden biri de soyut bir şiir anlayışıdır. Bunu konuşma diline karşı bir dil diye de tanımlayabiliriz. Düzyazının ilkeleri olan: Betim, anlam, demeç, düşün gibi ilkelere karşıdır. İkinci Yeni kapalı bir şiirdir; anlatılmayan şiirden yanadır.'' (Berk sonradan görüşünü değiştirmiş, bu ilkelerden çoğunun tersini savunmuştur.)


18 Ocak 2015 Pazar

Bir Adam Düştü Galata Kulesi'nden




19'uncu yüzyıldan kalma bir meyhanede doğurmuş babam beni; gözümü açar açmaz yuvarlanıvermişim kırık bir rakı bardağına. Buz atmışlar üzerime lezzet katsın diye, ve kana kana içmiş sakallı adamlar bir masadaki gazetenin üstünde.

Aranızdaki haydut benim, geceleri inleyen benim sesim. 

Deniz görmemiş benim babam; ve öpmemiş bir kızı Çamlıca tepesinde. Avlusundaki su birikintisinde, taş sektirmişliği var birkaç kere.

Ayak izlerim yoktur benim, Galata'ya çıkar rüyanıza girerim.
Sustuğunuz gecelerden bir vakit belki, kabus olmaktan vazgeçerim.

Martıların seslendiği şehirde, çarpan poyraz gibi şimdi yüzlerde; siz de seziyor olmalısınız kıskançlığı, kılcal damarlarınızdaki kesikte.

Doyumsuzluğunuzu nasıl alırdınız,
Anasona kurabiye banar mıydınız?

An'lardan anı yaparken can yakan hicazcılar, Galata Kulesi'nden bakmayı bildi mi bu şehre; ve Vedat'ın ölümünden ne kaldı bize, Ümit Yaşar'ın yazdığı son şiirde?

Galata'dan bırakırken kendimi
- aklımda bir tek annemin düşüncesi-

Ölmek yasak mıydı kadere bağlı geçip giden bir nefese? On yedi buz da eridiğine göre, dönüyorum ben de geldiğim yere.


(Ümit Yaşar Oğuzcan'ın Oğlu Vedat Oğuzcan'ın Anısına)

16 Ocak 2015 Cuma

Oltaya Takılan Rüya


Başıma bir denizanası yapışmış, o kıyıdan bu kıyıya sürüklüyor sert bir balıkçı eli bedenimi. Daha fazla su yutarsam nefesimin kesileceğini biliyorum; ancak son kez söz almalıyım balıklar meclisinde.  

Yanımdaki şişede bir derin mazi getirdim 1953'ün en hazin gecesinden; ay, denizi parlattığında yine yaşar mı mors alfabesi batan denizaltı ile birlikte? 

Sudan çıkartılan vücudumla birleşmiş yosun parçaları bana değen ellerin eseri değil oysa ki. Rakı sofrasında kurumadan evvel kaygan bir balık değil midir hayatın belirtisi?
 Sana vaktinde gelebilmek istedim bunca dalganın içinde, ancak güneş çoktan batmış olmalı şimdi flaması indirilen soğuk amiral gemisinin direğinde.

Hangi kıtaya ayak bastıysam sana dair hatıralar buldum kıyıda köşede; sarhoş olup şarkılar söyledik, deniz yıldızlarıyla kokunun izinde.
Ilık bir yaz sabahı Küba'da; kemirdiğim bir şeker kamışının ortasında beliriverdi tadın, ve de buz tutmuş bir kar tanesiydin bir başka vakit, Notre-Dame'ın penceresinde. 

Hangi denize yelken açtıysam bildim göğüs germeyi dalgalara, çünkü bir tayfanın avucuna doğru doğmuş kaderim, elinde tuttuğun pusulada. 

Yorgun bir deniz kaplumbağasının çaresizliği içinde soruyorum artık kendime; köpekbalığından kaçıp yırtık bir oltaya teslim olmak kaç balığın kaderinde? Ve son nefesimi verirken ben de, artık onlar gibi esir miyim bir balıkçının nasırlı ellerinde?

Bir Denizcinin İdamı


İftiranın adını koymak için çırpınan dilleriyle ıslatıveriyorlar bedenimi. Bana taktıkları sıfatların beynimde çağrıştırdıklarını tepetaklak seyrederken bile sözlerini işitmeye cesaret edemiyorum.

İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az, o parmaklarla yüzüme tokat atabilecek kadar çokmuş göremediklerim. Yumruk yemekten kapanmak üzere olan gözkapaklarımı açıp, zevkle karşımda dikilen karanlık yüzleri anlamaya çalışıyorum; her biri birbirini çağrıştıran robotik hareketlerle hükmümü okuyorlar. Hakkımda atılan her bir iftiranın peşinden şiddetle sürüklenirken, baygınlığım beni bir amfitiyatrodaki seyircilerin hayvansı dürtülerinin arasına götürüyor.

Herkes kan görmek ister, ve ölümünü seyretmek bir savaşçının. / Çünkü bir savaşçı ne kadar güçlüyse, öldürme arzusu o kadar çoktur onu alkışlayanın.

Açıyorum gözlerimi, loş ışığın altındaki suratları tanımam biraz zaman alıyor. Beni bir adalet terazisinin üzerinde bir yukarı bir aşağı sallayanların en yakınımdakiler olduğunu farkediyorum.

Gereği düşünülmüş... Ben, Sanık 8075 için; beraatimi değil, idamımı istiyorlar.

Beraber büyüdüğüm adamlardan beni seven kadınlara kadar herkesin imzası olan bu karar bir çırpıda okunuveriyor. Gözlerimden yaşlar bir bir akarken / çünkü zaferleriyle bilinen adamlar da ağlayabilmeli / görüyorum beni delip geçen karara tebessüm eden yüzlerdeki memnuniyet dolu bakışları.

Ne beni, ne de geçmişimi uğurlamaya geliniyor idam koltuğuna; kaygılar ve yalanlar arasında gidip gelen dostlarımın, önlerinden geçişimi seyrettiklerini anımsıyorum oysa. Haksız galibiyetlerindeki bu sessizliği bırakıyorum doğmamış çocuklarıma; bendeki onlara, ve onlardaki bensizliğe yakışacak tek miras olarak, bir deniz uğruna.

Çoğunun yüzünü unuttum büsbütün;
Yalnız, çok ince, çok uzun bir burundur aklımda kalan,
Halbuki kaç kere karşıma oturup dizildiler.
Bir tek kaygıları vardı, hakkımda hüküm okunurken;
Heybetli olmak.
De-ğil-di-ler.


11 Ocak 2015 Pazar

Venüs'e En Yakın Gezegen

Kalbim pimi çekilmiş bir el bombası gibi, Venüs'e en yakın gezegeni arıyorum zihnimin kaygan yokuşunda. Geçiyorum her birinizin karanlık gölgesinden - dayanıyor gibiyim gözlerinizin altındaki morluklara - ve sormadan bir adım daha ileri atmıyorum; devam ediyor mu kahkahalarınız bir asker selamında zorla yan yana dizilen beş parmak tadında?

Ne kadar da içtensiniz yazdıklarınızda veya ne kadar doğru, öptüğünüz yabancı izlerle mayın döşenmiş şarap kokulu dudaklarda? Sahi, hangi dili konuşuyorsunuz siz arka bahçede bir kaplumbağanın sert kabuğunun üzerinde sevişirken? Mutsuzluğu kendinize rütbe mi bellediniz ki yükseliyorsunuz kadeh tokuşturdukça?

Kanlı bir düelloya davet eder bakışlarınızın ortasında duruyor çocukluğum. Yargılıyorsunuz ve sırt çeviriyorsunuz büyümenin de büyümeden ölmenin de kader deyip geçildiği bir dünyada.

Yağmur başladı, şimdi en güzel vaktidir şiir yazmanın mikroskobik parmaklarla. Kalem, defter, elimde ne varsa hepsini bırakıyorum arkamda. Harflerden kurduğum sofraya son kez davet ediyorum eldivensiz dokunamadığınız parmaklarımla.

Size kusursuz bir resmi geçit göstermek isterdim kuşkusuz - askerlerimi pataklayacağınızı bile bile - şimdi karşınızda oturmuş bakıyorum boyalı gözlerinize. Neydi size siyahı huy edinmeyi sevdiren, mavinin hükmettiği bu koca sahilde?

Kalemim de defterim de sizin olsun, aklım bana yettikçe - farketmiyorsunuz fakat - kar yağıyor Venüs'e en yakın gezegene, kapalı kapılar harbinde.



29 Aralık 2014 Pazartesi

Kedi


pencereden bakan kediyi bir pazar günü yedim,
oysa pazartesi günü, okula götürecektim.
salıları uyanmadan çarşambaya geçerim,
-ki bilen bilir o gün, ben hep siyah giyerim.
sulu kar geldi çattı, perşembeyi pırtlattı,
penceremin camları böylelikle açıldı.
cumaları her daim merve'lere gideriz,
çünkü biz türk kızları, işimizi biliriz.
cumartesi akşamı hepimiz çok iyiyiz,
kederi reklam yapar, edip cansever söyleriz.
işte geldi çattı bir pazar günü daha,
yine bana gözüktü, işkembe kokulu bir hafta.


Rumelihisarı, Aralık 2014