2 Şubat 2015 Pazartesi

Edip Cansever ve Ben Ruhi Bey Nasılım


Edip Cansever'i İkinci Yeni akımının vazgeçilmez şairlerinden biri yapan şiirlerinin belki de başında gelir Ben Ruhi Bey Nasılsım.

1976 senesinde kaleme aldığı uzun şiiriyle, Ruhi Bey'in gerçekte kim olduğu, Cansever'in hayatıyla ilgili çok fikir sahibi olmayanların aklında bir çok soru işareti bırakmıştır.

Araştırma Görevlisi olmasının yanı sıra yazar ve şair kimliği ile de bilinen Devrim Dirlikyapan, Şiiri Şiirle Ölçmek adlı Edip Cansever temalı kitabında, şairin şiirlerini kaleme alma süreci ve hayatı ile ilgili soruların cevaplarını anlaşılır bir dil ile okuyucuya sunmuş. 2009 senesinde YK Yayınları altında çıkan bu kitap, kuşkusuz daha çok edebiyatçı ve okura ulaşacaktır.

İşte Cansever'in, Ruhi Bey'i nasıl bulduğu üzerine yapılan söyleşiden bir kesit:

''Bunca yıldır birçok ilginç olay yaşamışımdır elbette. En iyisi şiirle ilgili bir olayı anlatmaya çalışayım. Ben Ruhi Bey Nasılım adlı kitabım, bugünden çocukluğuma doğru uzanan bir çizgiyi bölüm bölüm yazarak sürdürmeyi düşünmüştüm. Baştan dört bölümünü de bu amaçla yazmıştım. Kitap hem yavaş yürüyordu, hem de bir yerde tıkanıp kalacak gibiydi. Bir süre yazmayı bıraktım. Bir gün Krepen Pasajı'nda bir başıma oturuyordum. Yazdı, hava sıcaktı. Pasaj da oldukça tenhaydı. Dipte, köşede bir garson uyukluyordu. Diyebilirim ki, şiirime bir dekor hazırlanıyordu sanki. Nitekim biraz sonra ilk oyuncu sahneye girdi. Pasaj'a sık sık gidenler iyi bilirler, sakalları uzamış, saçları dökük ve yağlı, askılı pantalonunu karnının üstüne kadar çekmiş, omzunda birkaç kemerle dolaşan ve kimselerle konuşmayan bir adam vardı. Daha önceleri çok gördüğüm halde ilgimi pek çekmeyen bu adam, dışarıdaki masalardan birine, tam karşıma oturdu. Dikkatle izlemeye başladım. Kendi kendiyle konuşur gibi dudaklarını hafiften kıpırdatıyordu. Bir kadeh içki verdiler, içti. Birden bire Ruhi Bey'i, daha yazılmamış olan Ruhi Bey'i bulduğumu anladım. Çocukluğumdan, gençliğimden ve ''şimdi''lerden sıyrılarak onun dünyasıyla özdeşleştim. Eve döndüm, ilk notlarımı yazdım. Kitap o günkü rastlantıdan sonra hızla gelişti.''

28 Ocak 2015 Çarşamba

Yalnızlara Yer Veriniz (I)

Uğultular ve atılan omuzların sersemliği ile kendimi en yakın bara atıyorum. Buraya daha önce de gelmiş olabilirim; yalnız masaların yalnız kalabalıklarının yapmacık sesleri her yerde aynı oysa ki.

Henüz hava kararmamış olmasına rağmen buz tutmuş ellerimi tek sığınağım olan ceplerime yerleştiriyorum. Sağ cebimde duran bir kaç bozuk parayla oynarken parmaklarımın terlemeye başladığını hissediyorum ve kısa bir an da olsa irkiliyorum. Burnuma bozuklukların demir kokusu geliyor ve gözlerimi tavana dikip onlara daha önce dokunan elleri hayal etmeye çalışıyorum. Tıpkı her gün dokunduğumuz başka tenler gibi. Oysa ikinci el tenlerden iğrendiğimizi anımsamıyorum.

Oturmadan önce gözüme ilişen arka masadaki çiftin başta komik, sonra itici gelen öpüşme seslerine kulak veriyorum. Erkek, yanaklarını ruj izi yapan kıza kalkınma ile ilgili sorular sorarken, ne işittiğine dair hiçbir fikri olmadığını düşündüğüm kızın cevapları kısa ve net oluyor: dört sezonluk bir öpücükler dizisi.
Günümüzde şehir kadının, özellikle de genç olanların, ilişkilerde kaptanlık belgesi olmadan dümeni tutuyor olmasına henüz alışamadığımdan; erkeğin de bu durumdan bir süre sonra hoşnut olup bu kamuoyuna açık dudak valsini sürdürmesi beni rahatsız ediyor.

Karşı çaprazımda tek başına oturan uzun, sarı saçlı adamın şarap kadehini kafasına dikişi ile dikkatimi arka masadan karşımdaki entel sirkine çeviriyorum. Kuşkusuz, dikkat çekmek için taktığı bordo fuları ve John Lennon gözlükleri ile barmenden adını daha önceleri hiç duymadığım bir peynir tabağı istiyor. Hayatının en güzel çağını bar köşelerinde her gün birbirinden pis ağız kokularını çekerek geçiren genç barmen, bulunduğumuz yerde yiyecek olarak yalnızca bira tabağı ve hamburger olduğunu söylüyor. Bu cevap ile tatmin olamayan fularlı adam homurdanarak bir şeyler geveliyor ve barmeni geri çeviriyor.

Göz göze gelmeyi beklerken yüzüme bakmadan yanıma gelen genç adam benden ne istediğimi soruyor. ''Fıçı bira'' dedikten sonra sallana sallana yanımdan ayrılıyor. Zor da olsa ceplerimden çıkarttığım ellerimle çantamı açıyorum. Her sabah 3-4 saatlik uykudan uyanmanın getirdiği odaklanma problemi ile haftalardır bitiremediğim kitabımı masanın üzerine koyuyorum. Kulağıma gelen uğultuları duymamak için birkaç dakika aynı satırı okuyorum. Göz ucuyla küfür ettiğim bir başka masadaki dört kız yüksek sesle birbirine sevgililerini çekiştirirken, içleri bomboş olan konuşma bulutlarını bir toplu iğne ile bir bir patlatmak istiyorum.

Biramın gelmesiyle henüz iki satırını zor okuyabildiğim kitabımı tekrar masaya bırakıyorum. Kocaman bir yudum alıyorum; içine su eklenmiş olsa da boğazımdan mideme dört nala koşan at sürüsü gibi soğuk bardağın içindeki baloncukları bulunmasından memnun olduğum yere gönderiyorum. İlk gençlik yıllarımdan beri ara sıra kendini gösteren bira göbeğimi keyifle tutuyorum. Çevremdekileri kestiremiyorum ama, bu durum beni rahatsız etmiyor; aksine onunla ara sıra övündüğüm bile oluyor. 

Masadaki kızların bir anda attığı çirkin kahkaha, üzerinde bir ileri bir geri gittiğim düşünce raylarında elektrik akımına kapılmama sebep oluyor. Dikkatlerini çekmek üzere öksürüyorum. İstemeden gülünç bir duruma düştüğümü hissediyorum. Bana bakıp kendi aralarında kıkırdamaya devam ediyorlar. ''Yazık, yalnız gelmiş.'' cümlesini aradan seçiyorum. Arka masadaki devrik çiftin öpüşmeyi kesip bana baktıklarını hissediyorum. İronik cümlelerden ilk darbe yiyişim değil bu neyse ki; bir başıma gitmekten hoşlandığım yerlerde etrafımı saran yalnız kalabalıkların yüzleşmekten korktuğu ne varsa hepsini sindirmişliğim var.

Yalnızlık öykümün henüz başındayken size tavsiyem gölgenizi sıkı tutun; çünkü bundan böyle geceleri uyumadan evvel size ''iyi geceler'' dileyecek başka kimseniz olmayacak.

Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın

26 Ocak 2015 Pazartesi

Özdemir Asaf'a İnat Yalnızlığı Paylaşmak

Günün ilk ışıkları vuruyor toz toz, perdenin geceden açık kalan arasından. Gözlerimi aralıyorum ve uykularında bile bana arkasını dönmediği yüzünün en güzel haline tebessüm ediyorum. Yüzümü onun yüzüne yaklaştırıyorum. Süt kokusu geliyor burnuma. Yanağına bir öpücük konuduruyorum fakat, uyanmasından korktuğum için kısa ve ani oluyor, bu. Tadına varamıyorum. Bir daha öpüyorum. Ve onsuz geçen zamana inat son bir kez daha. 
Terden yüzü nemlenmiş, saçları biraz ıslak; onlara dokunuyorum, çünkü her bir tel bana başka bir hikayesini anlatıyor. Araya düşen birkaç kır var -muhtemelen henüz farkında olmadığı kırlar. O görene kadar söylemeyi düşünmüyorum fakat, ben onu en çok o tellerden dinlemeyi seviyorum.

Etrafta göz gezdiriyorum; tutup pişirdiğimiz palamutların kılçıkları ve son paralarımızı birleştirip aldığımız Kulüp Rakısı'nın son damlaları kalan sofrada. Masa başına koyduğu gramafonda hala tiz bir sesle Zeki Müren çalıyor. Bir gece uykudan aynı anda sıçrayarak açık kalan televizyonda 70'lerden kalma bir konserini görüşümüz, ve gülümsemesi takılıyor aklıma.
Yerde bir yığın halinde içerideki kütüphanesinden okumak üzere getirdiği şiir kitapları duruyor; en son Yılmaz Erdoğan'da kalmış olmalıyız ki, hala yarı açık bir şekilde masanın baş köşesinde ''Kayıp Kentin Yakışıklısı'' gözüme çarpıyor.
Geceye dair konuşmalarımız canlanıyor gözümün önünde; masa başında iki sandalyede bir oraya bir buraya sallanan bir terazi gibi hayata karşı dengede tutma çabalarımız birbirimizi.
İlk defa elini tutarcasına sağ elimi sol eline kenetliyorum. Yeniden ona doğru dönüyorum. Uykunun en tatlı yerinde, midensindeki balıklara bile sakin bir deniz havası veriyor şimdi nefes alış verişleri.

Geleceğini bilseydim yine de haz duyar mıydım yalnızlığımdan, diye geçiriyorum aklımdan. Kolay olmuyor geçmişi anımsamak. Hatrımda kalan son ses anlamsız parçalar ve konusuz kitaplar; ardından şikayetçi olmamayı öğrendiğim aldatmacalar ve tutsaklıklar bütünü olan bir çerçevede yaşamaya zorlanışım. Akşamları bir başıma gittiğim sahilde uyuya kalışlarım, ve yere yatıp yıldızları çifter görüşlerim. Bu sahilin onu bana getireceğine inanmasaydım; bana ev olan kumsalı sevmekten vazgeçebilir miydim? Olabilir mi en büyük belirsizlik; yalnızlığı bir yaşam tarzı olarak benimseyip o yalnızlığı paylaşabilir kıvama gelebilmek?

İnsanoğlunun karşılıksız sevdada bulduğu ve vazgeçemediği acıyı, iki taraflı aşkta yaşadığı mutlulukla bir tutmak mümkün mü? Diyelim mümkün; o zaman üçüncü şahısları bu sevdaların hangisine dahil olup olmayacağını belirleyen ne? Mutsuzlukta hepimiz bir olabilirken mutluluğu paylaşmayı neredeyse olanaksız hale getiren yalnızca kıskançlık dürtüsü mü? Yoksa bunu altında yatan sevgisizlik, veya dostlar meclisinde üstü kapalı hırs savaşı mı?

Kendi kendime sorduğum sorulardan uzakta bir yerlerde yanımda gözlerini açan adama bakıyorum şimdi; iki kişilik yalnızlık derler ya hani, onu tanıdığımdan beri yaptığımız en güzel şey bu belki; Özdemir Asaf'a inat yalnızlığı paylaşmak.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Edip Cansever ve İkinci Yeni

Pazar Postası Dergisi'nin 27 Ocak 1957 tarihli söyleşisinde Edip Cansever'e: ''İkinci Yeni diye adlandırabileceğimiz şiiri, toplum sorunları açısından değerlendirenler ona ''faydasız şiir'' diyorlar. Bu şiir sizce faydasız mıdır? Faydalı ise bunu nasıl açıklarsınız?'' sorusu yöneltilmiştir. 

''Sorunuzu yanıtlamaya geçmeden önce, şu ''İkinci Yeni'' deyimini daha bir aydınlığa çıkarmak gerekiyor. Bu konuda konuşan, hatta tek başında konuşan M. Erdost. Yazdığı yazılarla ''İkinci Yeni''nin tutumunu, çıkış noktalarını tanımlamaya çalışıyor. Sözlerinin özeti şu olsa gerek: Ozan diyor, bir duyguya, bir düşünceye, bir konuya bağlanmaksızın kelimeler arasındaki olanakları deneyerek yeni bileşkelere varmalı. Modern resim, modern yontu, nakış, insana bir şeyler söylüyor mu? Hayır. O halde şiir de bu yolu tutmalı işte. Şiirin değeri okuyucunun çağrışım gücüne bağlı olmalı.
''Kendi izlenimlerime dayanarak söylüyorum, bizde ya çok iyi şiir okuyucusu var (ki sayıları çok az) ya da hiç yok. Türk halkının okuma yazma sorununun çözülmesi yanında, hiç değilse ortalama bir kültür düzeyinden geçmesini beklemek gerekir ki, bu da bu düzende olabilecek işlerden değil.
Ben bu sözlerin tartışmasına girecek değilim. Şu var ki, ''İkinci Yeni''yi güden ilkeler bunlarsa, örnek diye gösterilen şiirlerin de topluma bir fayda sağlayacağına inanmıyorum.''

Milliyet Sanat Dergisi'nin 5 Ocak 1973 günü çıkan sayısında, Cansever'e en beğendiği şairler sorulmuştur:

''En beğendikleriniz'' yerine, isterseniz ''en çok sevdikleriniz'' diyelim. İnsan belli bir yaştan sonra ister istemez sınırlandırıyor kendini. Onca iyi şair arasında birkaçı mutlu kılıyor sizi. Bu öteki sanat türlerinde de böyle. Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Cemal Süreya her zaman aradığım şairler...
''İkinci Yeni'' diye adlandırılan Turgut Uyar'la Cemal Süreya, şiirimize yepyeni boyutlar , yepyeni olanaklar getirmişler, yeni kuşak şairlerini etkiledikleri kadar, bir önceki kuşaktan kimi şairlere de katkıda bulunmuşlardır. Bu da olağan sayılmalıdır. Nitekim, Cahit Sıtkı da ''Garip'' akımından yararlanması, şiirine yeni değerler katmasını bilmiştir. Ahmet Muhip Dıranas, Batı şiirinden özümsedikleriyle ''modern'' şiirin babasıdır bence. Behçet Necatigil, küçük yaşantılarını büyük bir alanda sergilemiş, her kattan insanın, duygularının bir ötesine geçmesini sağlayacak kadar inceltebilmiştir şiirini. ''Kareler'' ve benzeri şiirleriyle, şiirini ''insansızlaştırma'' çabasından vazgeçemiyor son yıllarda.''

Haziran 1973 tarihinde Yeditepe Dergisi, Cansever'e Kemal Tahir üzerine düşünceleri sormuş, cevap olarak bu satırlara yer vermiştir:

''Ölen bir sanatçı olunca konuşmak güç. Kemal Tahir elbette seçkin bir sanatçıydı. Çok genel bir yargıyla ''entelektüalizm''in öncülerindendi. Fikir yapısı, vardığı sentez, sürekli tartışma konusu olmuştur. Çok üzüldüm, demek yetersiz kalıyor.''

Son olarak, Cumhuriyet Mecmuası'nın (13 Eylül 1975) yönelttiği soru ve Cansever'in cevabı, hiç kuşkusuz günümüz için de geçerliliğini koruyup, dikkate alınmalıdır: ''Şiir bizde okuyucusu bulunduğu kanısında mısınız? Okullarımızdaki edebiyat eğitimi bir şiir beğenisi oluşturmakta yeterli midir?'' sorusu üzerine:


Okullarımızdaki edebiyat eğitiminin bir şiir beğenisi oluşturması şurada dursun, kafalara Divan şiirini ya da bir takım kötü örnekleri doldura doldura (gerçekte doldurmaya doldurmaya), lise öğrenimini tamamlamış öğrencileri şiirden nefret ettiriyorlar.''

İkinci Yeni

İkinci Yeni, 1954 senesinden sonra filizlenmeye başlayan bir şiir hareketedir. Öncüleri Oktay Rıfat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Ülkü Tamer, Tevfik Akdağ, Yılmaz Gruda gibi şairlerdir. Harekete ''İkinci Yeni'' adını eleştirmen Muzaffer Erdost takmıştır; ve birçok yönüyle Garip akımına (Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat önderliğinde, diğer adıyla Birinci Yeni) tepki olarak doğmuştur.

İkinci Yeni, Garip akımına başkaldırır. Bu tutumun belli başlı özellikleri şöyledir;
  • İmgeye kapıları yeniden, ve sonuna kadar açmak.
  • Edebi sanatlara özgürlük tanımak.
  • Basitlik ve sadelikten ayrılmak.
  • Konuşma diline sırt çevirmek.
  • Halkın yaşamından ve kültüründen uzaklaşmak.
  • Konuyu, hikayeyi, olayı şiirden atmak, vb...


İkinci Yeni'yi baştan başa Garip akımına karşıt sanmak doğru olmaz. Çünkü, ayrışmalar dışında, bazı yakınlıklar da vardır. Örneğin;
  • Garip akımı gibi İkinci Yeni de Türk şiir geleneğiyle bağını koparır.
  • Her iki akımda da dizeci (mısracı) şiir'e karşı çıkılır.
  • Gözler Batı'ya, özellikle de Gerçeküstücü şairlere çevrilir.
  • Garip akımı da İkinci Yeni de ideolojik bağlanmaya yanaşmaz. 
  • Toplumsallık, sınıfsallık ve tarihsellik bilinci taşınmaz.
  • Biçime öncelik tanınır, içerik gereğince önemsenmez.
  • Her iki akımın da ''siyaset dışı'' kaldığı gözlemlenir.


İkinci Yeni'nin Başlıca Özellikleri

Garip akımına yakınlık/uzaklık dışında, İkinci Yeni'nin taşıdığı başlıca özellikler şunlardır:
  • Gelenekten kopma: içerik ve biçimce Türk şiir geleneğinden bağları koparmak.
  • Biçimciliğe kayma: şiirde anlamı, düşünceyi, demeci, konuyu, hikayeyi, tasviri önemsememek veya dışlamak.
  • Değiştirim: dilde değiştirimlere gitmek, soyut bir dile ulaşmaya çalışmak. Türkçe'nin yapısı zorlanır, sözdizimi bozulur, birbiriyle ilgisiz sözcükler yan yana getirilir, vb...
  • Karıştırım: duyuların ya da algıların birbirine karıştırılması, karşıt duyumlar ve imgeler arasında eşitlik kurulur, duyulardan birine ilişkin algılar ya da sıfatlar başka bir duyuya mal edilir, vb...
  • Özgür çağrışım: bir çağrışımdan, bir imgeden, bir dizeden ötekine atlanır; birlik ve uyumlarına bakılmaz.
  • Soyutlama: gerçekte birbirine bağlı nitelik veya nesnelerin tasarım yoluyla birbirinden ayrılması.
  • Anlamsızlık: anlamın geriye itilmesi veya atılması, bir şeyi doğrulamak, anlatmak, tasvir etmek gibi işlemlerden ayrılmak.
  • İmgeleme: imgenin anlamın önüne ya da yerine geçmesi, anlamdan önce gelmesi, şiirin en önemli öğelerinden sayılması.
  • Akıl dışına çıkma: mantığın ilkelerinin çiğnenmesi, düzenin yıkılması.
  • Güç anlaşılma: kapalı olmak, Garip akımının ''basitlik ve sadelik'' eğilimine bir tepki.
  • Okurdan uzaklaşma: şiirlerin okurlar için bir bilmece olarak kalması. 
  • Çevreden ayılma ve kaçış: ortak dilden, konuşma dilinden kaçılması, toplum ile bağların gevşetilmesi, ulusal çevreyle ilgilenilmemesi, siyasi olaylara uzak kalınması, cinselliğin daha ön planda olması, vb...


İkinci Yenilerin Ağzından

İkinci Yeni için şöyle söylüyor Muzaffer Erdost: ''... Bir şiir birşey söylerse, söylediği rastlansaldır. Yani ozan bir düşünceyi, bir duyguyu, bir olayı anlatmak için mısra kurmaya gitmez. Kelimeleri alır, onlardan mısrasını kurar. (...) Çünkü bu şiirin amacı birşey söylemek değil, kendisini kurmaktır. (...) İkinci Yeni birşey anlatmaz, birşey söylemez...''

İlhan Berk'in dediği ise şu: ''İkinci Yeni öyküye, hele yakalanabilen öyküye tam karşıttır. İkinci Yeni'nin anlamdan anladığı: Bir anlamsızlıktan anlamadır. (...) En önemli özelliklerinden biri de soyut bir şiir anlayışıdır. Bunu konuşma diline karşı bir dil diye de tanımlayabiliriz. Düzyazının ilkeleri olan: Betim, anlam, demeç, düşün gibi ilkelere karşıdır. İkinci Yeni kapalı bir şiirdir; anlatılmayan şiirden yanadır.'' (Berk sonradan görüşünü değiştirmiş, bu ilkelerden çoğunun tersini savunmuştur.)


18 Ocak 2015 Pazar

Bir Adam Düştü Galata Kulesi'nden




19'uncu yüzyıldan kalma bir meyhanede doğurmuş babam beni; gözümü açar açmaz yuvarlanıvermişim kırık bir rakı bardağına. Buz atmışlar üzerime lezzet katsın diye, ve kana kana içmiş sakallı adamlar bir masadaki gazetenin üstünde.

Aranızdaki haydut benim, geceleri inleyen benim sesim. 

Deniz görmemiş benim babam; ve öpmemiş bir kızı Çamlıca tepesinde. Avlusundaki su birikintisinde, taş sektirmişliği var birkaç kere.

Ayak izlerim yoktur benim, Galata'ya çıkar rüyanıza girerim.
Sustuğunuz gecelerden bir vakit belki, kabus olmaktan vazgeçerim.

Martıların seslendiği şehirde, çarpan poyraz gibi şimdi yüzlerde; siz de seziyor olmalısınız kıskançlığı, kılcal damarlarınızdaki kesikte.

Doyumsuzluğunuzu nasıl alırdınız,
Anasona kurabiye banar mıydınız?

An'lardan anı yaparken can yakan hicazcılar, Galata Kulesi'nden bakmayı bildi mi bu şehre; ve Vedat'ın ölümünden ne kaldı bize, Ümit Yaşar'ın yazdığı son şiirde?

Galata'dan bırakırken kendimi
- aklımda bir tek annemin düşüncesi-

Ölmek yasak mıydı kadere bağlı geçip giden bir nefese? On yedi buz da eridiğine göre, dönüyorum ben de geldiğim yere.


(Ümit Yaşar Oğuzcan'ın Oğlu Vedat Oğuzcan'ın Anısına)

16 Ocak 2015 Cuma

Oltaya Takılan Rüya


Başıma bir denizanası yapışmış, o kıyıdan bu kıyıya sürüklüyor sert bir balıkçı eli bedenimi. Daha fazla su yutarsam nefesimin kesileceğini biliyorum; ancak son kez söz almalıyım balıklar meclisinde.  

Yanımdaki şişede bir derin mazi getirdim 1953'ün en hazin gecesinden; ay, denizi parlattığında yine yaşar mı mors alfabesi batan denizaltı ile birlikte? 

Sudan çıkartılan vücudumla birleşmiş yosun parçaları bana değen ellerin eseri değil oysa ki. Rakı sofrasında kurumadan evvel kaygan bir balık değil midir hayatın belirtisi?
 Sana vaktinde gelebilmek istedim bunca dalganın içinde, ancak güneş çoktan batmış olmalı şimdi flaması indirilen soğuk amiral gemisinin direğinde.

Hangi kıtaya ayak bastıysam sana dair hatıralar buldum kıyıda köşede; sarhoş olup şarkılar söyledik, deniz yıldızlarıyla kokunun izinde.
Ilık bir yaz sabahı Küba'da; kemirdiğim bir şeker kamışının ortasında beliriverdi tadın, ve de buz tutmuş bir kar tanesiydin bir başka vakit, Notre-Dame'ın penceresinde. 

Hangi denize yelken açtıysam bildim göğüs germeyi dalgalara, çünkü bir tayfanın avucuna doğru doğmuş kaderim, elinde tuttuğun pusulada. 

Yorgun bir deniz kaplumbağasının çaresizliği içinde soruyorum artık kendime; köpekbalığından kaçıp yırtık bir oltaya teslim olmak kaç balığın kaderinde? Ve son nefesimi verirken ben de, artık onlar gibi esir miyim bir balıkçının nasırlı ellerinde?