25 Şubat 2014 Salı

À toi

Crois-tu au destin, ou dessinons-nous le notre?

J'étais une chercheuse et je le suis encore sans doute; jamais à travers les gens mais toujours dans le ciel et dans les livres. Ces deux miracles ne m'ont jamais quitté. Je me souviens de t'avoir écouté un jour au bord de la mer, me dire qu'à chaque fois que tu regardais le ciel, tu pensais à moi, et que tu essayais d'imaginer à quoi pouvais-je ressembler sans savoir qui j'étais et ou j'étais.

J'ai eu des amis, et des moments que j'ai du enterrer au fond des océans froids et profonds, sans savoir que je ne pourrais plus sortir de cet éternité glacial.

Mon univers se formait du ciel et de la mer; ils me suffisaient pour imaginer, et imaginer me fournissait la liberté.

J'ai écris, comme le dit Coelho, pour hurler en silence.

Mais une nuit de Septembre, mes yeux ont croisé les tiens, mes mains ont serré les tiennes, mon corps s'est tenu contre le tien... Sais-tu que ma vie ressemblait exactement à ta façon d'exister? Une profonde solitude regnait mes jours et nuits, sans que tu le saches, je pensais à toi; sans te connaitre, je pouvais sentir ton odeur; sans te parler, je pouvais t'entendre me souhaiter bonne nuit chaque fois avant de m'endormir.

J'ai entendu parler de toi à travers mon sang, d'ou je viens d'apprendre la définition de l'amour et de la jalousie, moi qui me croyais vivre un amour de coutume depuis ma jeunesse. J'avais peur de rester moi-meme, sans doute, toi pareil.

Tu as fais de notre destin un amour infinie et absolue, et sans aucun regret, tu m'as donné ta vie pour faire un unité et non juste un union avec la mienne.

Je sens le paradis s'ouvrir à mes pieds.

Et les mots ne suffisent pas à réciter mon amour; restons, juste toi et moi, dans ce bleu éternel, et reprenons tout ce qui nous a été arraché des mains, lèvres à lèvres, jusqu'à l'étérnité.

Et cette courte première lettre d'amour est dédié juste à toi,
Toi, que j'aimerais toujours comme les nuits de Septembre...


24 Şubat 2014 Pazartesi

Cezaevi Oyunu

Seninle hiç yoktan oyunlar, tebessümler var ettik.

Kapalı görüş odasında, demir parmaklık demeye bile dilimin varmadığı minik minik örülmüş tel örgülerin ardından göz göze gelebilmeyi denedik.
Migreni olmayan insanı migren eden türden bir mide bulantısına sebep oluyor milimetrik karelerin ötesinden insan yüzü aramak. Hele ki o yüz bir baba yüzüyse...

Bugün kapalı görüş günü. Yani sana dokunmak, seni koklamak, avuçlarımı avuçlarının içerisine yerleştirmek, başımı omuzuna koymak, sesini olduğu gibi duyabilmek, yasak.

Pis bir camın ardından bile olsa sana bakmaya doyamayacağım 45 dakikanın peşinden sürükleniyorum. Fakat hiçbir görüş bu dakikalarla sınırlı kalmıyor. Öncesi, ve sonrası var, hepsi de seninle dolu.

Odada, küçük bir avluya açılan beyaza boyalı bir pencere var. O küf tutmuş pencereyi açıyorum. Karşı tarafı görmek neredeyse imkansız; hareket halindeki karartının tek sıra halinde yürüyen adamlar olduğunu düşünüyorum; kiminin elinde sazı, kiminin elinde kağıt kalem, bir zincirli kapıdan bir ötekine gitmeye çabalıyorlar.

Kulağıma uğultular geliyor. O seslerin arasından senin sesini bulmaya çalışıyorum.

Kokunu bile duymaya çalıştığım oldu, biliyor musun. Avluya düşen bir iki esinti ile kokunu beklediğim de oldu.

Hiç senin de kızının kokusunu aldığın oldu mu, avluda?

Beni bulmaya çalışan meraklı gözlerini görür görmez, adını, aramızda buram buram nem kokan avluda bağırıyorum. Vakit geçmeden beni fark et diye çırpınıp duruyorum; avluya adımını atar atmaz bana ''kızım'' deyip infaz memuru tarafınca oradan çıkartılıp görüş odasına getirilene kadar insanoğlunun yaşayabileceği en büyük umutları ve tükenişleri aynı anda yaşıyor, tarifsiz bir acıyla yüzüme bir gülücük kondurup görüş camının önünde seni beklemeye koyuluyorum.

Elime aldığım o pis telefon, görüş esnasında kulağıma öyle bir yapışmış oluyor ki, artık o da benim bir parçam olmuşçasına yabancılık çekmiyor, iğrenmiyorum.

Bana hep ''Ben senin gözünün içine baktığımda sadece seni gördüğüm zamanı değil, öncesindekileri de fark ederim. Hep iyi ol.'' dersin.

Kızın çok istese de bazen iyi olamayabiliyor, baba.

Böyle zamanlarda küçük oyunları devreye sokmak en iyisi.

Yoksa vedalaşamadan elindeki telefonun sesini bir anda kestiklerinde, camın ardında duran babana ulaşmak için içinden camı çerçeveyi indirmek gelir. Şayet böyle bir durum söz konusu olursa, doğrudan oyun dışı edilirsin.

Veya en basitinden, kontrol odasından geçerken infaz memurlarına güler yüz göstermezsen, ağzında sakız olmadığını kanıtlamak için bademciklerine kadar kendini arattırırsın.

Oyuna deri ve kapuşonlu bir kıyafet ile gelinmeyeceğini kabul etmezsen, kar kış demeden tişörtle yürütülür, oyun sırasında öylece bekletilirsin.

Oyun saatsiz oynanır, zaman kavramını unutmak zorundasındır.

Kuralları asla sen belirleyemezsin.

Oyunun kazananı da kaybedeni de yoktur.

Ve orada yaşadığın herşey, orada kalmaya mahkumdur, ne kadar çok istesen de; anlatamazsın.

20 Şubat 2014 Perşembe

Babama Mektuplar

Senden ayrı geçen kaçıncı senenin kaçıncı ayının hangi gününde olduğumu bilmiyorum. Sensiz geçirdiğim hiçbir anı hatırlamıyorum. Tek anımsadığım, her Çarşamba hapishanenin önünde demir parmaklı kapıların açılacağı anı beklerken kapında içtiğim sigaralar, mırıldandığım şarkılar.

Sen gittiğinden beri ellerim titriyor. Tırnaklarımı köküne kadar yiyorum. Verdiği acı bazen haz veriyor. Parmaklarımı senden saklamam bundan. 

Cezaevinde göz kontrolünden geçmek için eğildiğimde artık başımın ve çenemin de titrediğini biliyorum. Biraz erken oldu ama, oldu işte. Parkinson hastalarını gördüğümde artık üzülmüyorum. 

Artık sütyen takmıyorum. Çünkü görüşe girmeye çabalayıp vücudumun her yerine dokunulması bende kendimce bir savunma mekanızması oluşturdu. Dışarıda bir alışveriş merkezine girerken bile ''sütyenin baleni var, ve birazdan cihaz ötecek'' korkusunu üzerimde taşımıyorum. Güvenlikten geçerken hiç geri çevrilmeme başarımı sürdürüyorum. Kendimi çırılçıplak hissediyorum. Çünkü ben artık çıplağım. ''Ne uğruna?'' diye sormak geçti birkaç kere içimden. Kalbimin çarpıntıdan patlayacağını hissedince kendime seninle ilgili sorular da sormayı bıraktım.

Sen yokken çok şey öğrendim. Fakat gelip bana sorsan ne olduklarını hatırlamıyorum.

Seni en son bir avuç gökyüzünün altında gördüğümden beri kimseyi üzmedim. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmadım. Nice dostlar kaybettim, kaybettiğime de memnun oldum. 

Dışarı çıkmak bana iyi gelmiyor. Yalnız bir deniz var işte. Ondan vazgeçemiyorum. Suyun altında balıklarla konuşuyorum. Bir gün benden sıkılacaklar diye korkuyorum. Bazen en derinliklere inip onlarla denizin içinden geçen güneş ışınlarını seyre dalıyoruz. Ölüme de yaşama da en yakın olduğum anlar onlar.

Yokluğunda farklı insanlar tanıdım. Öncesinde hayatı lojman ve okuldan ibaret sanırdım. Bir insanın bir insandan farklı olabileceğini bilemezdim. Sanırım askeri bölgede büyüyen çocuklar için en büyük dezavantaj bu. Fakat Doğu'da görev yapan babaların çocukları için durum farklı. Hayatın acı yönünü bizden daha erken tatmak zorunda bırakılıyorlar. 

Sana her hafta mektup yazabilmek isterdim. İçeri girdiğinden beri görüş günlerinden sonra sen kokan çamaşırların içine sıkıştırdığın mektuplara bir satırlık bile olsa cevabım olabilmeliydi. Ama olmadı, yapamadım. Belki durumumuzu kabullenmek istemedim. Belki de yazacaklarımı beğenmemenden korktum. 

Başını öne eğdirecek hiçbir şey yapmadım. İnsanları da hayatı da olduğu gibi kabullendim. Annemden güç aldım. Sen seyirlere gittiğinde de öyle yapardım. Hayatımda gördüğüm en güzel kadın, o. Aşk'ın ne demek olduğunu onunla öğrendim. 

Ozan'ı kimseye anlatamadım. Veya kimse anlamak istemedi. 16'sında ölüp giden bir çocuk nasıl olur da kimsenin umrunda olmaz anlam veremedim. Sonra, yüzüğünün içinde Ozan yazan genç bir adam girdi hayatıma. Seneler önce sana bahsettiğim, ama yanına bir türlü yaklaşamadığım sarı saçlı genç adam. Şimdi onunla hayatım anlamlandı; ızdıraplar, suratıma eklediği gülücüklerle huzura dönüştü. 

Senin seyre çıktığını varsayıyorum. Bir gün elbet yuvana geri döneceksin, biliyorum. Sen geldiğinde bir çok şeyi değişmiş bulacaksın, ama inan neyin değiştiğini ben artık bilmiyor olacağım. 

Sen gelene kadar ben senin peşindeki dalgalarla boğuşmaya devam edeceğim. Fazla su yutarsam artık beni tutacak bir el var olduğunu da biliyorum. 

Sen içeride hür olduğun sürece, benim dışarıda özgürlüğüme kimse el süremez. Ben göğüsümü gere gere ''Benim babam hapiste'' deyip, ''davamızı'' herkese anlatmaya devam edeceğim. Böylesine bir devirde eli güçlenenlere fiziksel olarak etkisiz hale getirilme mecburiyeti hissettirdiğin için bana çok büyük bir adamın kızı olduğumu bir kez daha hissettirdin. Seninle ne kadar övünsem, senden ne kadar bahsetsem az geliyor. 

Bir gün beni de içeri alsalar, inan sırtım yere gelmez; bana ömrümün sonuna kadar yetecek gücü, ve mücadele ruhunu verdin tutulduğun yerden. Öylesine korkusuzum ki baba, bunu anlatmaya ne bir kitap yeter ne de başka bir dava. 

Biz seninle aynı mahkeme salonunda başımızda iki silahlı jandarma beklerken ifade vermiş bir baba-kız olma şansına eriştik. 

Düşünsene, benim çocuklarıma bırakacağım kocaman bir sandık dolusu hapishane mektuplarım, fotoğraflarım var!

Hiçbir şey yaşanmamış gibi, herşey yaşanmış gibi, sen orada benden uzak, ben burada sana yakın, hürriyeti iliklerimize kadar hissederek yaşamaya devam...

Seni seviyorum.



23 Ocak 2014 Perşembe

Güneşin altında karanlığı oynamak

"İçkiyi bırakmadığın sürece bu baş dönmelerinden kurtulamayacaksın."
"Yine içmeme mi karışacaksın?"
"Haline bakılırsa şarabın kokusu bile seni sarhoş etmeye yeter."
"Seviyorum."
"Neyi?"
"Şarap içmeyi."

Çok küçük bir yalanı
Çok büyük bir orantıda
Dinlediniz mi..

"Herkesi kandırabilirsin ama ben senin yalanlarına inanmıyorum."
"Haklısın, birayı daha çok seviyorum. "
"Her defasında kazandığın paraları eve giderken tekelde bırakmanın sebebini söyler misin?"
"Şerefine."
"Birazdan yine kalp çarpıntılarından şikayet edeceksin."
"Burada kalmak zorunda değilsin."
"Gidersem kime ağlayacak gözlerin?"
"Boşluğa."

Çok büyük bir yalanı
Çok yalın bir doğrultuda
Söylediniz mi..

"Senin için üzülüyorum."
"Panjurları kapat. İçeri tek bir ışık dahi girmesine tahammül edemiyorum."
"Bunu yapamayacağımı biliyor olmalısın."
"Şurada duran saati elime alıp televizyondan gelen kırmızı ışığa fırlatmak geçiyor içimden."
"Tutan yok."
"Saat yadigâr."
"Neden kolay yolu seçtin?"
"Midemi bulandırıyorsun."
"Çok seviyor gibi yapıp az önce kafana diktiğin sek şaraptır o mideni bulandıran."
"Panjuru kapatır mısın güneş gözümü ağrıtıyor."

Gecikmiş bir gizemi,
Birikmiş bir özlemi
Sakladınız mı..

"Neden bu kadar çok içiyorsun?"
"Bunca sene sonra mı aklına geldi bu soru?"
"Kolay yolu sen seçtin öyle değil mi? Şaraptaki kan kırmızısına, biradaki köpüğe sığındın."
"Bırak bu Hayyam ayaklarını da bana dolaptan bir şişe daha getir. Elimdeki bitmek üzere."
"Şarabı ne zaman kadehte içmeyi öğreneceksin?"
"Kendimi kimseye, hele sana beğendirmek gibi bir çabam yok."
"İkinci şişeye başlarsan yine kalbini dinlemeye başlayacaksın."
"Ben hep kalbimi dinlerim bilmiyor musun?"
"Çarpıntıdan bahsediyorum."
"Dolapta Pinot kaldı mı?"
"Bu evde köpek bağlasan durmaz. Pislik içindesin. Güçsüz, çirkin ve sağlıksız görünüyorsun."
"Bu odada kaç kişiyiz?"

Gelmeyecek bir gideni,
Olmayacak bir nedeni
Beklediniz mi..

"Bencilsin, odada yalnız olduğunu düşünmek istiyorsun."
"Zaten öyle değil mi?"
''Kendi kendini yalnızlığa hapsettin.''
''İnsanları sevemedim. Onlar da beni. Aslında insanoğlu var olduğundan beri kimse kimseyi sevmedi.''
''Büyük laflar bunlar.''
''Büyük oyunlar daha çok, tehlikeli oyunlar.''

Bir gerçeği erken,
Bir açlığı tokken
Anladınız mı..

''Oğuz Atay'a mı taktın yine?''
''O bana taktı. Esaretimin farkına varıp özgür kalmamı sağlıyor satırları.''
''Özgür olduğunu mu düşünüyorsun?''
''Evet. İçimden gelen her şeyi yapabiliyorum. Bak mesela şimdi, sabahın 10'unda kafama şarap şişesini dikip güneşin altında karanlığı oynayabiliyorum.''
''Bu özgür olduğun anlamına gelmez. Aksine bu, içkiye ve karanlığa mahkum olduğunun göstergesi olur.''
''Bunlar benim seçimlerim.''
''Senin bu seçimleri iraden dışında almana sebep olacak bir şeyler olmuş olmalı. Bu da senin özgür olmadığını kanıtlamaya yeter aslında.''
''Bu şarabı beğenmedim. Damağımda ölmüş kuş tadı bıraktı.''
''Bir an önce kendini toparlaman gerekiyor. Bak elalem yurtdışına kaçıyor. Senelerce orada kalıyor. Kimsenin de aklına geri dönmek gelmiyor. Sen de öyle yap.''
''Yine her yeni güne kusarak başla mı diyorsun bana? İntihar olur bu.''

Hep mi hep ölecekmiş gibi,
Hiç mi hiç ölmeyecekmiş gibi
Yaşadınız mı..

''Karanlıkta oturup acı çekmektense, aydınlanıp acını dindirmeye çalışırsın belki.''
''Burada bağımlılıklarım var.''
''Ne gibi?''
''Her savaşın ağır bilançoları olur.''
''Daha açık olur musun?''
''Mücadele ederken kaybettiklerim ve kazandıklarım. En önemlisi de bir beklediğim var.''

Yalanı sürmeye-sürmeye,
Yanlışı görmeye-görmeye
Saklandınız mı..

''Kim o beklediğin?''
''Söylememe gerek var mı?''
''Ya gelmezse?''
''Gelicem dedi. Gelmicem dese beklemezdim.''

Doğruluğun yönünde,
Doğruların önünde
Aklandınız mı..

30 Aralık 2013 Pazartesi

Martının Gözyaşları

Bir haftayı daha bitirmiş olmanın getirmiş olduğu yorgunluğun ne zihnime ne de vücuduma hüküm sürmesine izin veremeyecek kadar huzurlu bir vapur yolculuğu geçirmeye hazırlanıyorum. Yoğun İstanbul trafiğinden kurtulup kendimi denizin şefkatli kollarına bırakıyorum. 
Bostancı vapur iskelesinden kalkan yandan çarklı ada vapuru sırasıyla Kınalı ve Burgaz adalarına uğruyor. Büyük bir kalabalık bizden ayrılarak kendisini ufak kara parçalarına atmaya hazırlanıyor. Farklı yaşlardan ve farklı mezheplerden insanların oluşturduğu bu yoğunluğu gözlemliyorum; bazı simalar zihnime tanıdık gelmeye başlamış bile. İlk iskelede inen rum teyzeyi rengarenk çiçeklerle süslenmiş şapkasından tanıyorum; bir sonraki ada parçasına ayağını zorlanarak atan yorgun balıkçı amcayı yanımdan geçtikten sonra arkasında bıraktığı anason kokusu ele veriyor. 

Ruhuma iyi gelen bu ada insanı profilinin büyük bir kısmı gemiyi terk ettikten sonra, kaptan vapurun burnunu Heybeliada'ya doğru çevirmeye hazırlanıyor. Her yolculukta içimi kaplayan tarifsiz heyecan yeniden kan basıncımı yükseltmeye başlıyor. Biraz rahatlamak adına kısa sürede yuvam haline gelen bu adanın seyrine dalmaya karar veriyorum. Cama başımı yaslar yaslamaz bembeyaz bir martıyla göz göze geliyorum. İlk defa bir martının telaşlı bakışlarına tanık oluyorum. Geminin güçlü pervanesi, denizi onun küçücük gözlerine sıçratmaktan utanmıyor; bünyesine ağır gelen damlalar, martının gözlerinden yaş gibi bir bir akıyor. Tam o an, kalbime, son nefesimi verene dek asla geçmeyecek bir bıçak gibi saplanıyor martının gözyaşları.

Gözlerimin önünden gitmeyen martının bakışlarıyla vapurun merdivenlerinden ağır adımlarla inmeye başlıyorum. Karşıma tüm yalnızlığıyla Deniz Lisesi çıkıveriyor. Her cuma beni okulun merdivenlerinde bekleyen babamı arıyor gözlerim. İlk defa orada olmadığını görüyorum. Babama, okul komutanı olarak atandığından beri haftalık ziyaretimi gerçekleştirip onunla evimize giden yokuşu çıkma keyfinin bir an bile olsa sekteye uğramasının beni bu kadar üzeceği gerçeği ile ilk defa karşı karşıya kalıyorum. Belki de yalnızca bu cuma gününe mahsus olarak böyle hissediyorum. 
Vapurdan iniyorum. Aklım karışık. İçimde huzura dair hiçbir şey kalmadığını biliyorum. ''Belki bir işi çıkmıştır'' diye düşünüyorum. Okula girip girmemek konusunda içimde tereddütlerle savaşırken ayaklarım beni okulun kapısından içeriye doğru sürüklüyor. Nizamiyede asık suratlı bir iki subayla karşılaşıyorum. Anlam veremeden kısık sesle iyi akşamlar dileklerimi sunup hızlanan adımlarla babamın odasına doğru ilerliyorum. Merdivenlerden yukarı çıkıp odasına giriyorum. Babam ayakta. Masasının üstünü ilk kez dağınık görüyorum. Ayaküstü birbirimize sarılıp hiç konuşmadan özlem gideriyoruz. Gözlerinin içine bakıyorum; soluk, yorgun ve kanlanmış gözlerle bana bakıyor; beni görmediğini hissediyorum.
''Hoşgeldin kızım...'' derken odanın kapısına vuruluyor. Nöbetçi subayın içeri girmesiyle beraber zihnim allak bullak oluyor. Konuşulanlar arasından kelimeleri seçmekte güçlük çekiyorum. Hastane, koşu, kalp krizi gibi sözcükleri duyar duymaz beynimden vurulmuşa dönüyorum. Adada yaşayan birisinin başına bir şey gelmiş olabileceğini düşünüyorum. 
Babam odada yalnız kalır kalmaz yanına koşuyorum. 
''Baba?''
''Lise 1'lerden bir çocuk, bugün koşu testi esnasında fenalaşıp yere yığılmış, onu hastaneye gönderdik.''
''Bilinci yerinde mi?''
''Hayır kızım, yoğun bakımda.''
''İsmi ne?''
''Ozan.''
Martının gözyaşları damla damla, sızlayan kalbimden içime doğru akıyor. Masanın üstünde duran öğrenci albümünü alıp titreyen ellerle Ozan'ı bulmaya çalışıyorum. Onlarca surat. Onlarca hayat geçiveriyor parmaklarımın arasından. Bilmeden durakladığım sayfada Ozan'ın sürmeli gözleriyle bana baktığını fark etmem zaman alıyor. O fotoğrafı ömrümün sonuna kadar yanımda taşıyacağımı; en zor, yalnız ve güçsüz gecelerimde hep onun 16 yaşının ardından arkasında bıraktıklarına bakan vesikalığı ile konuşacağımı bilmeden uzun uzun gözlerine bakıyorum. 
Martının gözyaşları, o 29 Aralık 2005 akşamı benim, yılbaşı akşamı da dışarıdan gelen geri sayım sesleri ile babamın gözlerinden süzülüyor. 
Ne zaman bir martı sesi duysam hep gözlerini anımsarım. 
Yine yeni bir yılın arifesindeyiz. Onu kaybedeli tam 8 sene oldu. 
Ben büyümeye devam ediyorum. Ozan hala 16 yaşında.
Martılar hiç ağlamasın.
İyi seneler.


Yazının seslendirilmiş hali için Hakan Boynueğri'ye teşekkürler...

https://www.youtube.com/watch?v=LIUG5COnGbQ

26 Aralık 2013 Perşembe

İçimizde Hapsolan Ruhi Bey

''Mandolin sesi hiç bu kadar canımı yakmamıştı.''
''Ne dinliyoruz?''
''Vivaldi'nin G Minör'den Mandolin Konçertosu'nu. Organlarımın kazındığını hissediyorum. Ruhi, sen ne dersin bu konuda? Senden çalınanlar üzerine hissettirecek bir iki baş ağrısını daha bana lütfeder misin?''
''Yaşın kaç ki daha senin?''
''Ana rahmine düştüğümüz 9 ayı da sayıyor muyduk?''
''Sorduğun soruya bakılırsa biraz salak olmakla beraber henüz yolun başındasın.''
''Anlaşıldı, bugün de seninle anlaşamayacağız. Sevgili Ruhi! Bana kızdığını biliyorum, seninle hep dalga geçtiğimin farkına varmış olmalısın, sana bu ismi taktığımdan beri beni aşağılıyorsun.''
''Bilinçli davranmadın, beni bir kenara attın, yılların benden, dolayısıyla bizden her defasında bir şeyler kopartıp götürmesine izin verdin. Tembelsin, rahatına ve uykuna düşkünsün!''
''Edip Cansever'i sever miydin?''
''Konuyu değiştirme.''
''Sana da annemizi hatırlatmaz mı Cansever?''

Saklamışım anlaşılan
Odasında yapayalnız doğuran bir kadının
Dışa vurmak istemediği
Ya da pek gereksinmediği
O iniltiyi andıran
Duyurulmayan her şeyi.

''Aniden doğan ve aniden ölen anılardan hoşlanırdı Cansever. Onları bir kadının doğumuna benzetirdi.''
''Ne demek istiyorsun?''
''Bir anda var olup yine bir anda yok olan yaşanmışlıkları severdi.''
''Bana yine bir şeylerden kaçıyormuşsun gibi geliyor.''
''Cansever kaçardı.''
''Uyar'ı unutmaya mı çalışıyorsun?''
''Nasıl yani?''
''Daha önce Cansever'den bahsettiğine hiç şahit olmamıştım. Turgut Uyar'ın üzerimizde yarattığı etkiden mi kurtulmaya çalışıyorsun? Benden saklandıkça organların zarar görmeye devam edecek, bunu ne zaman öğreneceksin?''
''Ben zaten onu sevmemiştim.''
''Yalnızlığında ondan başka yüzüne bakan var mıydı? Sen değil miydin ona sarılan, beni de kendini de büsbütün ona doğru sürükleyen?''
''Canını yakarım, Ruhi.''
''Bana böyle hitab ederek ne Cansever'i ne de Uyar'ı cezalandıramazsın. Kendine yeni arkadaşlar edineceksen git Rimbaud veya Baudelaire oku, sen onları, onlar da seni anlayana kadar bir ömür geçer, ölmeden önce oyalanmış olursun hem, yeter ki artık beni hırpalamaktan vazgeç!''
''Sana küfür ederim, hem de hiç bilmediğin dillerde!''
''Aptal! Biz zaten beraber öğrenmedik mi her şeyi?''
''Bazen sen de yoktun Ruhi.''
''Hayır. Ben yokmuşum gibi hareket eden sendin. Ben senin bedeninin içinde hapis hayatı sürmeye devam ediyordum. Bir kez olsun beni dinlemedin. Sana söyleyecek o kadar çok şeyim vardı ki. Oysa sen tüm hayal kırıklıklarını, acılarını ve hüzünlerini benim üzerime bir ölü toprağı gibi sermeyi yeğledin. Yalnız beni değil, kendini de öldürdün.''

Sizinle görüşelim Ruhi Bey
Vaktim yok, vaktim yok
Ruhi Bey, görüşelim
Vaktim yok görüşmeye kimseyle
Ruhi Bey!
Kendimle bile, kendimle bile.


''Vakit çok geç.''