26 Nisan 2015 Pazar

Harf Meselesi

Doğanın üslubu intihara aykırı. Cansever hangi otelde attı ağzına son karanfili?
Şaşırdım gidiyorum bir beyaz yola doğru. Bu günlerde herşey temiz, herşey yolunda.

Sormaz mısın bana nedendir bu patolojik sarhoşluk? Her bitki içime doğru büyüyor artık.
Geberemiyorum sevgiden, susamıyorum çaresizlikten.

Uzun zaman evvel büyüdüm. Büyüdüm de babamın elini öptüm.
Eline doğru ezbere kondurduğum dudaklarımdaki tükürük damarlarındaki kandan geçti gitti; o ve ben artık akraba bile olmuş olabiliriz.

Devrik cümleleri sevdim. Devrik aşklarını sevemedim bir türlü. ''K'' harfinin yerine ''M'' gelseydi, herşey farklı olurdu belki.

Ben sana koştum. Sana doğru. Sana bakarak. Seni susarak. Sensiz kalarak.

Çok koştum bak bacaklarım titriyor şişmanlıktan. Ben koştukça şişmanladım. Şiştim, şiştim, içine sığamadım. Artık beni kucaklayacak ellerin yok.

Gittin. Çok gittin. Hep gittin. Herkesin herkesi gitmişti oysa. Kimi toprak altına, kimi Küba'nın herhangi bir sokağına. Ben o sokaklarda çok anı biriktirdim M. Fakat hiç gitmedim. Senden bir adım öteye ulaşamadım.

Sen belki şimdi Hakkari'de bir portakal ağacının dalısın, belki de karının mezarının başında ölmek üzere olan bir ihtiyar delikanlısın.

Kimse seni bilmeyecek, ne de hazin hikayeni. Doyasıya yaşa, herkesi ardında bırakarak; bombadan parçalanmaz ise şayet beynin, bir hikaye bırakarak insanlara.





Gidenin Ardından


Sen çok seyrek haksız çıkardın, çünkü az konuşurdun.
Az konuşurdun, çünkü çok düşünürdün.
Düşündüğünde de dinler, bakardın.

Çok okurdun, fakat az yazardın.
Gülümsemek için elinden geleni yapardın, sonrasında kendini zorladığın için kendine kızardın.
Göz yaşı dökerken seni avutanlara utancından bakamazdın.

Hiç asansöre binmezdin.
Ve hiç araba kullanmazdın.
Asansörü yaşamak için acele edenlere, arabayı uzun yola çıkanlara bırakırdın.

Az sorumluluk alır, az çalışırdın.
Kendine mektup yazar, yine kendinden cevap beklerdin.
Paylaşmaktan korkardın, çünkü derinlerinde yatan bir yara seni kurduğun her cümlede dürterdi.

Çok sigara içmene rağmen, tütün sarmasını bilmezdin.
Her şarabın tadına bakmış olsan da, isimlerini ezberlemeye üşenirdin.
Nasıl olduğunu soranları, kadeh kaldırarak sustururdun.

Geceleri içmeden evvel, tükenmez kalemlerini bir kutunun içine kilitlerdin.
Sokaktan çekindiğin için, odandaki duvarları boyardın.
Sarhoş olup yazılar yazar, ertesi gün hepsini silerdin.

Kendini tekrarlamaktan korkar, fakat hep aynı iki mısrayı söylerdin.
Yazarların hayatlarından çok, çevirmenlerinki seni ilgilendirirdi.
Ölmüş bir yazardan ziyade, kitabı çevirenin ölümü seni etkilerdi.

Sen hiç dans etmezdin, hep dans edenleri izlerdin.
Fakat çok yüzerdin, çünkü annenin karnını özlerdin.

Sen beni hiç bilmezdin, ben seni uzaktan seyrederdim.

Reenkarnasyon

Saniyelerin duvardan bir bir döküldüğünü görüyorum. Sayıklıyorum. Her hasta sayıklar. Daha önce hiç işitmediğim sözleri son nefeslerimle odanın içine kusuyorum. Nerede olduğumu bilmiyorum. Buraya daha önce de gelmiş olabilirim. Ellerimi henüz bağlamamışlar ve ben Düşünen Adam’ın bacaklarına sarılıp ondan af dilemek için odadan çıkmaya çalışıyorum. Kapı yok. Ben mi görmüyorum? Siz mi sormuyorsunuz? Kapı yok ve çok duvar var. Dörtten fazla duvar sayıyorum. Belki yedi belki sekiz.

Geçmişe bakıyorum. Hemen sağımdaki dar, çatlak duvara. İsyan etmeye bile üşenmiş silik bir kadından başka hiçbir şey ifade etmeyen yüz hatlarım. Bu odada kurulacak çok cümlem var. Yazmazsam unuturum diyorum. Kalemim yok. Aklımın yarısı uykuda. Sayıklıyorum. Sayıkladıklarımı yazmak istiyorum. Yazmazsam bir süre sonra düşünememeye başlayacağımı hissediyorum. Düşünen Adam’ı akıl hastanesine dikenleri düşünürken, düşünmek için illa hasta mı olmak gerek, diyorum. 

Aynı avuntular, aynı dilekler. Sahtekarlığı basacak mürekkebim kalmadı diyorum. Soruyor musunuz? Yazılacak ne çok cümle vardı buraya düşmeden evvel. Sakin miyim, sakin kalabilir miyim bilmiyorum. Yerime yazacak çok insan olacaktır biliyorum. Ve kafiyeli sözcükleri basacak büyük yayınevleri. Çok satacak, hep satacak. Unutulma korkusundan, tanınma arzusundan kitapçılarda adları belirecek günü birlik adamlar. Neden? Öldükten sonra geride bir isim bırakabilmek için. Birkaç gün içinde gireceğim mezarın taşında beş harfli ismimi ne yapacağım bana neden sorulmuyor?

Yalnızlığı kendine yaşam tarzı bellemiş aklımı ameliyat etmek isteyen beyaz yakalı adamların odanın tavan arasından iri gözleriyle bana baktıklarını fark ediyorum. Kobay olarak önlerinde güzel bir örnek olmuş olabilirim. Kendimi ayrıcalıklı hissediyorum; hayatta ilk ve son kez bir şeyi başarabilmiş olma duygusu... Iskaladığım hayatımın insanlık için başarılı bir tedavi yöntemi olabilmesini diliyorum. Gülümsüyorum. Bu son tebessümüm oluyor.

Derken, dünyanın öteki ucunda...

Ellerim uyuşuyor, parmaklarım yanıyor, suratım kanlar içinde... Bir önceki hayatıma veda edip yeni annemin sancılarının bir ürünü olarak daha sonra hiç görmeyeceğim bir adamın kollarına doğru doğuyorum.

Aklımı suya sokup çıkartıyor bir hemşire, ve kulağıma şu cümleyi fısıldıyor: ''Hayatın bir roman olmayacak fakat sen hep başka romanları hayatına sokacaksın.'' 

Ağlıyorum.

Kabuk Bağlayan Ruhi Bey

Ruhi Bey ben ne yapıyorum Ruhi Bey!
Size sormadan yazıyorum affedin beni Ruhi Bey. Bu mektup eşinizin eline geçmesin Ruhi Bey.

Kendimi kapatıyorum alamadığım sorumluluklara karşın, üstüne bir de sizinkilere musallat oluyorum; hayatınızı karıştırmak değil amacım, ben sadece kendi yolumu kaybettim Ruhi Bey. Domates pazarlığı değil bu Ruhi Bey, o domatesler hiç ağlamaz Ruhi Bey, hem duyguların pazarlığı olmaz -dengesizliğimi mazur görün- ben ne yapıyorum Ruhi Bey! Bir domates ile kendimi karşılaştırıyorum ve utanmadan size yazıyorum Ruhi Bey. 

Ne zaman kaybolduğumu hatırlıyor musunuz içimde hapsolan Ruhi Bey, ve beni terk edişinizi  -o gün sabahtan akşama kadar içtim diye- küfürlerle dolu bir önceki mektubumu okur okumaz benden gidişiniz size hangi rengi anımsatıyor Ruhi Bey? Siz hep kahverengi oldunuz Ruhi Bey, Hindistan'daki o filin kabuk bağlamış sırtı gibi. Siz artık kabuk bağladınız kalbimde Ruhi Bey ve ben sizi kazıdıkça daha da çok kanayarak bedenime renk kattınız. Kırmızı da güzel renktir Ruhi Bey, eksik olmayınız Ruhi Bey.

Çaresizim Ruhi Bey. Ve bu çaresizliğime aşığım. Melodram ile melodi neden birbirine bu kadar yakın kelimeler hiç aklınıza getirdiniz mi Ruhi Bey? Ben de getirmedim. Eşiniz görmesin bu mektubu Ruhi Bey. Ben yalnızca size son defa yazabilmek istedim, parmaklarımı kırıp denize atmadan evvel. 

Hayat geçiyor ve ben mutsuzum Ruhi Bey. Artık ölmeye yakın bir yerlerde son valsimi yapıyorum, unutulmak korkusunu bile taşımadan Ruhi Bey. Ben sizi evvel zamanlar içinde tanımıştım -eşinize söylemeyin ama- aynı dili konuştuğumuz için sizi çok sevmiştim Ruhi Bey.

Ben hiç doğru olmadım Ruhi Bey. Ve de hiç doğurmadım. Dünyaya neden geldiğimi bilmiyorum Ruhi Bey, burada herkes doğuruyor Ruhi Bey. 

Ben düşüncelerimi bile aklımda tutamazken, insanlar pi sayısının küsüratlarından beste yapıp sayıları piyanoda ezbere çalıyorlardı Ruhi Bey. Siz hiç bir sayının notaya dökülüşündeki zekayı bende hissedebildiniz mi Ruhi Bey? Cevabı içime doğru söyleyin, duymasınlar Ruhi Bey.

Adınızı hiç sesli anmadım, ama yazdığım her iki kelimeden bir tanesi hep sizin adınız oldu Ruhi Bey. Okuyanlar bana hep deli gözüyle bakarken, ben zaten deli doğduğumu düşündüm Ruhi Bey.

Uzaylıları başka gezegenlerde ararken kendi içimizdeki uzayı unuttuk, değersizleştirdik Ruhi Bey. Gökyüzüne doğru kaldırdığımız gözlerimizle kendi kalplerimize bakamadık. 

Aşklar dönüştü Ruhi Bey. Artık kimse kimseyi sevmiyor çünkü hepimiz kendi çaresizliğimizi yücelttik Ruhi Bey. Anlık mutluluklara güven olmuyor, biz de mutsuzluklarımıza sığınıyoruz Ruhi Bey. Ne hikmetse onlar bizi hiç terk etmiyor.

Boğuluyorum Ruhi Bey, artık son nefeslerimi alıyorum fakat onları bile veremiyorum Ruhi Bey. Ne olur bu mektubu eşiniz görmesin.



Ben çok kalp kırdım Ruhi Bey. Çünkü çok insan tanıdım. Eşiniz beni tanımasın Ruhi Bey, onun kalbi kırılmasın.

24 Mart 2015 Salı

Bu Dünyadan Çekip Gitmeden Evvel, Gülümse!

Varsın olsun çocukluğunda gördüğün zulüm içine işlesin. Temelin acı ve sağlam, kişiliğin efkar ve gerçek olsun.
Hayatı olduğu gibi kabullenirken zaaflarını göstermekten eksik kalma; sana iyi bakanlara şükret, senden kötü bahsedenlere kitap hediye et.
Ne yaşarsan yaşa kin gütme, çünkü hayat organların için kısa, aklın için uzun bir yolculuk; onlara iyi bak, ve bakarken başkalarının da senin gibi olduğunu görmemezlikten gelme.
Hayatı iyi değerlendirebilmek adına dönüşü çabuk olacak yolculuklar yap; arkanda bıraktıklarını üzme, kendini onlardan üstün görme.
Tek gidişlik, ve dönüşü olmayan biletini yalnız yazı serüvenin için al; bir sabah yataktan Martin Luther gibi hayallerini bir kağıda yazarak kalk, aynı günün akşamında uykuya dalmadan evvel bir evsizin yoksulluğu içinde Tanrı'ya bir kağıt parçasında ne kadar aç olduğundan bahset.
Hayvanlara sarıl, onlarla sohbet et; çıkarttıkları seslere kulak as, onların güdülerinin hepimizden güçlü olduğunu unutma. Gelecekteki bir felaketin habercisi belki pencerenin önündeki karıncalar olacaktır, onları ekmek kırıntılarıyla beslemeyi kendine borç bil.
Doğanın sana en büyük armağanı olan ağaçları ve denizleri sev; ormanda çadır hayatının tadına bak, sonsuz mavinin kuytu köşelerinde balıklarla sırdaş olmayı dene.
Seveceğin bir işte, kimsenin hakkını yemeden çalışmaya gayret göster; insanlar seni adaletinle tanısın, yeri geldiğinde hatalarından dolayı sana itiraz da edebilsinler.
Küçükken yapmayı bildiğin en iyi şeyden, soru sormaktan çekinme; sorduğun sorular mantık çizgisinde, çevrene katkısı olacak bilmeceler olsun.
Ailene sarıl; metaforik anlamda değil, onları gerçekten kollarının arasına al; seni ninnilerle büyüten annenin kırışan ellerini öperken, her sabah hala genç bir delikanlı gibi koşuya çıkıp bacak ağrısından eve erken dönen babana onu ne kadar çok sevdiğini söyle.
Sevmeyi bil, ama sevilmenin değerini de hor görme; aşktan tutuşan kalbinin hep diri kalmasına dikkat et; onu ve rüzgarın sesini dinle, fakat aklına yatmayan gönül işlerinin içine kendini de başkalarını da atma.
İnsanların mutluluklarına saygı duy, onlara kötü gözle bakma, kıskançlığını törpüle ve kendin için doğru zamanı beklemekten vazgeçme.
Ne kadar haksızlığa uğrarsan uğra, kimseye karşı nefret duyma; sana kötü söz söyleyenlere karşılık bir avuç sessizlik ver, bu onları utandırmaya yetecektir, emin ol.
Hayata nerede ve nasıl başlamış olursan ol sen, sen olmaktan hiç çekinme; ve bu dünya da, sen de, hayal ettikçe var olacaksınız, bunu sakın unutma.


Lütfen sen de bu dünyadan çekip gitmeden evvel, bir kez olsun, gülümse!

1 Mart 2015 Pazar

Kral ve Düşünceler

Mor ve ötesi ışınlarda süt emmiş bebeklerdi onlar. Kiminin ismini çoktan unuttum, zaten çoğunu da ben tanıyamadan öldürdü kral.

Atları çok severdi iktidarsız adamlar; ve üzerlerinden inmeden susmayı bilmezlerdi bellek papatyalarımda dört nala koşan aciz ruhlar.

İçtikleri şarabın daha ilk yudumunda beliriverirdi kentin en güzel kadınları; bir üzüm çekirdeğinin tortusunu vicdanımdan gasp eder bir halleri vardı bana sorarsanız. Anlaşılmaz aşk şiirleri dilenirdi onlardan esmer sokakların hatırası; sadakalar hep bilindik bir iki mısra olurdu, kimine göre cevapların en alası.

Sorumsuz bir babanın soğuk avuçlarında can veren bebeklerdi onlar. Ne Beckett doğmuştu, ne de absürt tiyatrosu henüz o zamanlar.

Dilbilim kuramları bir çırpıda boğardı gençliğin haykıran tiz sesini; geçmişi sorgulayanlar hor görülür, geleceğe doğru daima ''Marş, ileri!'' kokardı kurallar.

Varlığın bir çırpıda sonlandırılması okutulmazdı Charlemagne'nın öğrencilerine; düşünen halk zora sokardı hükümdarın pahalı vazosunun bir kibrit çöpü bile etmeyen zihnini. Söyleyemedikleri sustururdu bir fikir suçlusunu tutulduğu zindanda; ve kendisinden altı saat uzaklıktaki ülkesini görmesini yasaklayanları her sabah gazetelerde gördüğünde, üst ranzadaki annesine ağlamaktan çekinirdi kitaplar soğuk bir Pazar gecesinin aldıramaz işgüzar nefsinde.

Ağlamayan, ve gözleri dolu bebeklerdi onlar. Ne adları yazıldı büyük puntolarla tarih defterlerine, ne de diz çöktü kundaktaki yaşıtları, süt kokulu hatıralarına.


Yalnız bir genç kadın hatıralarını bir bir sıralarken herhangi bir akşamın herhangi bir vaktinde; ölüme diz çöktü sırlarla dolu Sylvia, intihar kokan 58 doğumlu Marmara denizinde. Ve kendi kendine konuştuğu gecelerden birinde, istemsiz; ceza hak etmeyen cezalı çocukları andı, diz kapaklarının saati yanlış gösteren yorgun gölgesinin ıslak yenilgisinde.

11 Şubat 2015 Çarşamba

Yalnızlara Yer Veriniz (II)


Bukowski, yalnızlık üzerine yaptığı bir söyleşide içinde bulunduğu durumu -tıpkı kitaplarında olduğu gibi- samimi bir dil ile anlatmış: ''Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum.''

Kollarımı yasladığım kuru yemiş kabuklarıyla dolu masa benden başka kaç kişiye daha sığınak olmuştur, diye geçiriyorum aklımdan. Yine de, bara eğlenmek ve içmek için gelen insanların daha önce yalnızlıklarından hiç şüphe edip etmediklerinden kuşku duyuyorum. Farkındalığın ilk uyanışı şüphesiz ki kuşku duymak. 

İçime düşen ilk kuşku bir hapishane kapısının açılmasını beklerken olmuştu. İçinde bulunduğum bara da ilk olarak o kapının yüzüme kapanması üzerine gelmiştim. Anılarımı bir bir sildiğim bir deniz kıyısını anımsıyorum; hatırlamak istemediklerim, yok saydıklarım ve yok sayıldıklarımın dalgalarla beni terk edişini. İnsanların diskotek toplarının üzerinde uyuya kaldıkları saatleri, geceleri o kıyıda; gündüzleri ise şehirden uzaktaki hapishane kapısında geçiriyordum. 

İlk yalnızlık dersimi buz tutmuş demir parmaklıklardan almak, bana bir sonraki dersler için büyük kolaylık sağlamıştı; mantıksızlığı ve gebe olduğu kuralları idrak edip edemediğimin sınavlarını okuduğum okulun sıralarında değil, denizde kendi yansımamı gördüğüm zamanlarda veriyordum. 

Biramın son yudumunu alıyorum. Gözüm barmeni arıyor. Havanın iyice kararmasıyla masalardaki kahkahalar ve gölgeleri bir bir çoğalıyor, gürültüde okumanın daha da zorlaşması ve keyfimin benden koşarak kaçması üzerine kitabımı çantama yerleştiriyorum. Barmene soğuktan titremeye başlayan elimle boşalan bardağımı kaldırıp bir yenisini istediğimi anlatmaya çalışıyorum. Başı ile beni onayladığını görünce, gelecek biranın sulandırılmış olmamasını diliyorum.

Keyifsiz ve bir o kadar sönük köpükler; yalnız sahiplerince yanlış tüketilen yetimler.
Hangi biriniz kuşku duydu ki sahte gülüşten?

Yalnız olmanın gülünç olduğu bu bardan ikinci biramı da kafama dikip ayrılmaya karar veriyorum. Cebimde elimi ısıtan son bozuklukları bahşiş olarak masadaki kabuk sömürgesinin arasına bırakıyorum, ve arkama bakmadan kendimi sokağa atıyorum. 

Gölgeler yürüyor ve yalnızca gölgeler,
Cepleri dolu, sahipleri kaba gölgeler.

Akşamları yalnız yürümenin, gündüz vakti kuşku dolu bakışların altında volta atmaktan daha katlanılır olduğunu düşünüyorum; insan ne kadar az dikkat çekerse, kendisine aykırı düşen toplumsal zorluklarla arasındaki çatışmayı o kadar ötelemiş oluyor.

Yüzleri de tıpkı bedenleri gibi sirkte zorla çalıştırılan hayvanları andıran birkaç şamata sahnesi geçiyor yanımdan. Birbirinden ayrılmamaya yeminli, bir o kadar da korkak; kendi yalnızlıklarından utanırken dört duvar arasına sıkışan, ve kendi ölülerini gömemeyen insanlar.

Daha önce hiç girmediğim, pencereleri sıkı sıkıya kapalı olan daracık, ve zevksiz yapılmış evlerin bulunduğu bir sokağa giriyorum. Burada da benzer sahneler geleneksel bir şenlik havasında devamlılığını koruyor; aklımda kalan, kendi hanelerinde kendilerine yasaklanan hazları sokağın kuytu köşelerinde doyuma ulaştırmaya çalışırken yanlarından geçip gittiğim bir takım kadınlar ve adamlar. Bilmediğim bu yolda ilerlerken, bana da onların düşüncesi kalıyor yürüdüğüm kaldırımın kenarındaki belediye çukuruna bakarken.

Hiç canım çekmiyor mu? Öpmeyi, sevmeyi, doyuma ulaşmayı? Yalandan da olsa takdir edilmeyi, ve hikayeler uydurmayı bir adamdan başka bir adama?

Biteceğini bile bile başlamayı? Ve biri biterken öbürüne koşmayı?

Ne -yalnızlıktan korkmadan- biteceğini bildiğim için başlamadıklarıma, ne de sudaki balıklardan başka açılan yaralarımı gören kahverengi bir çift göz olmayışına sızlıyor kalbim; demir kapı yüzüme çarptığından beri, hiçbir şey için ''keşke'' demeden ve kendi gölgeme sımsıkı sarılarak geçiyorum tanımadığınız gölgelerinizin arasından, gömdüğüm ölülerimi ararken.

Her Duvar Bir Engel Midir?

Aramızdaki tek bir duvardı. Sesleri kıran, görüntüyü bozan. Kelimelerin namı yürüsün diye şiirler yazdıran, ve sanat müziği kokarken fayton seslerine kadeh kaldırtan.

Ben seni sevdiğim vakit, hep aynı sayıda dururdu akrep ile yelkovan; Galileo ve ülkeler arası saat farkına aldırmaksızın, sana göre sıfır, bana göre on iki kimi zaman.

Sokak köpekleri açlıktan geberirken, hatırlıyorum nesirlerin çıkartışını bir cesedi en derinden; sevdiğini kaybeden bir adamın şişmiş bedeni düşlerimi sırılsıklam ederken, sessiz sonlara hazırlardım kendimi her yarım saatte bir Beşiktaş-Kadıköy vapur düdüğü ile başladığın taze sevgilerin izmaritinde.

Aramızdaki tek bir duvardı bana mavinin bilmediğim tonlarında şarkılar söyleten. Sızlar mıydı yüreğin karanlık bir ordunun oltasında bize ait olmayan prefabrik sevdaları düşlerken?

Aynı kitaplara dokunup, ayrı yataklarda yatarken sızlayan bedenlerdik... Saçımın kızıl lekesini gömerdi tanrı, gözlerim seni kömür kokulu adanın mezarlık tenhasında ararken.

Enseler hep aynıydı takılan maskelerin genetiği ile oynanmış gülümsemesinde; bir sen bilirdin çocuk kalmayı elindeki silahla dalga geçen sorgusuz yalan nöbetine selam dururken.

Küf kokan yorganının içinde ısıttığın sol alt köşe miydi yolumuzu kesiştiren; ben ki hep yol vererek giderdim geçtiğim bütün şeritlerden...

2 Şubat 2015 Pazartesi

Ben Sizin Kadar İyi Olamazken

Ben sizin kadar iyi olamazken, karnına baltalarla vurulurdu babamın hapishane avlusunda. Siz yataklarda huzur bulamazken, ben size görünmeden ağlardım bir barın en yüksek masasında.

Ben sizin kadar iyi olamazken, son otobüsle bastığım son biletimdi tutan elimi kış uykusunda. Siz henüz annenizin memesini emerken, bendim boğulan omzuma başını koyan terli saçlı adamın kederinin yüksek dozunda.

Ben sizin kadar iyi olamazken, ekmeğinize bandığınız reçel gibi banardım ekmeğimi suya kaldığım gemilerde. Siz yüksek topuklu şampanyalar patlatırken, benim saçlarımdı arkanızdaki köpükleri dağıtan zehirlediğiniz denizlerde.

Ben sizin kadar iyi olamazken, mektup yazmak yasaklanmıştı bir başka hayata gözlerimi açana kadar. Siz elinize kalem alalı çok zamanı çok insan geçerken, gülerdiniz eve dönerken posta kutusuna bakan utangaç kızlara tüm hırsınızla.

Ben sizin kadar iyi olamazken, duvarımda tek bir hapishane resmine konuşurdum kurduğum çilingir sofrasının karşısında. Siz kadeh tokuşturmayı poz sanarken, ben soğuk mermere fırlatırdım biten beyaz dalgalı cam şişenin içinden geri dönmeyen göz yaşlarımı.

Ben sizin kadar iyi olamazken, havayi fişekler patlardı ten kokulu odalarınızın damından. Siz aşkı yudumlarken, bendim söndüren bütün sokak lambalarını.

Ben sizin kadar iyi olamazken, rüyamda gördüğüm adamın kokusunu öperdim hiç soluk almadan. Siz aldatmak üzere arzlarınızı sıralarken, bilmezdiniz kalbinizin kaç kere daha kırılacağını güneş doğmadan.

Ben sizin kadar iyi olamazken... Ben böyle çok iyi idim, siz insan olamazken.

Edip Cansever ve Ben Ruhi Bey Nasılım


Edip Cansever'i İkinci Yeni akımının vazgeçilmez şairlerinden biri yapan şiirlerinin belki de başında gelir Ben Ruhi Bey Nasılsım.

1976 senesinde kaleme aldığı uzun şiiriyle, Ruhi Bey'in gerçekte kim olduğu, Cansever'in hayatıyla ilgili çok fikir sahibi olmayanların aklında bir çok soru işareti bırakmıştır.

Araştırma Görevlisi olmasının yanı sıra yazar ve şair kimliği ile de bilinen Devrim Dirlikyapan, Şiiri Şiirle Ölçmek adlı Edip Cansever temalı kitabında, şairin şiirlerini kaleme alma süreci ve hayatı ile ilgili soruların cevaplarını anlaşılır bir dil ile okuyucuya sunmuş. 2009 senesinde YK Yayınları altında çıkan bu kitap, kuşkusuz daha çok edebiyatçı ve okura ulaşacaktır.

İşte Cansever'in, Ruhi Bey'i nasıl bulduğu üzerine yapılan söyleşiden bir kesit:

''Bunca yıldır birçok ilginç olay yaşamışımdır elbette. En iyisi şiirle ilgili bir olayı anlatmaya çalışayım. Ben Ruhi Bey Nasılım adlı kitabım, bugünden çocukluğuma doğru uzanan bir çizgiyi bölüm bölüm yazarak sürdürmeyi düşünmüştüm. Baştan dört bölümünü de bu amaçla yazmıştım. Kitap hem yavaş yürüyordu, hem de bir yerde tıkanıp kalacak gibiydi. Bir süre yazmayı bıraktım. Bir gün Krepen Pasajı'nda bir başıma oturuyordum. Yazdı, hava sıcaktı. Pasaj da oldukça tenhaydı. Dipte, köşede bir garson uyukluyordu. Diyebilirim ki, şiirime bir dekor hazırlanıyordu sanki. Nitekim biraz sonra ilk oyuncu sahneye girdi. Pasaj'a sık sık gidenler iyi bilirler, sakalları uzamış, saçları dökük ve yağlı, askılı pantalonunu karnının üstüne kadar çekmiş, omzunda birkaç kemerle dolaşan ve kimselerle konuşmayan bir adam vardı. Daha önceleri çok gördüğüm halde ilgimi pek çekmeyen bu adam, dışarıdaki masalardan birine, tam karşıma oturdu. Dikkatle izlemeye başladım. Kendi kendiyle konuşur gibi dudaklarını hafiften kıpırdatıyordu. Bir kadeh içki verdiler, içti. Birden bire Ruhi Bey'i, daha yazılmamış olan Ruhi Bey'i bulduğumu anladım. Çocukluğumdan, gençliğimden ve ''şimdi''lerden sıyrılarak onun dünyasıyla özdeşleştim. Eve döndüm, ilk notlarımı yazdım. Kitap o günkü rastlantıdan sonra hızla gelişti.''

28 Ocak 2015 Çarşamba

Yalnızlara Yer Veriniz (I)

Uğultular ve atılan omuzların sersemliği ile kendimi en yakın bara atıyorum. Buraya daha önce de gelmiş olabilirim; yalnız masaların yalnız kalabalıklarının yapmacık sesleri her yerde aynı oysa ki.

Henüz hava kararmamış olmasına rağmen buz tutmuş ellerimi tek sığınağım olan ceplerime yerleştiriyorum. Sağ cebimde duran bir kaç bozuk parayla oynarken parmaklarımın terlemeye başladığını hissediyorum ve kısa bir an da olsa irkiliyorum. Burnuma bozuklukların demir kokusu geliyor ve gözlerimi tavana dikip onlara daha önce dokunan elleri hayal etmeye çalışıyorum. Tıpkı her gün dokunduğumuz başka tenler gibi. Oysa ikinci el tenlerden iğrendiğimizi anımsamıyorum.

Oturmadan önce gözüme ilişen arka masadaki çiftin başta komik, sonra itici gelen öpüşme seslerine kulak veriyorum. Erkek, yanaklarını ruj izi yapan kıza kalkınma ile ilgili sorular sorarken, ne işittiğine dair hiçbir fikri olmadığını düşündüğüm kızın cevapları kısa ve net oluyor: dört sezonluk bir öpücükler dizisi.
Günümüzde şehir kadının, özellikle de genç olanların, ilişkilerde kaptanlık belgesi olmadan dümeni tutuyor olmasına henüz alışamadığımdan; erkeğin de bu durumdan bir süre sonra hoşnut olup bu kamuoyuna açık dudak valsini sürdürmesi beni rahatsız ediyor.

Karşı çaprazımda tek başına oturan uzun, sarı saçlı adamın şarap kadehini kafasına dikişi ile dikkatimi arka masadan karşımdaki entel sirkine çeviriyorum. Kuşkusuz, dikkat çekmek için taktığı bordo fuları ve John Lennon gözlükleri ile barmenden adını daha önceleri hiç duymadığım bir peynir tabağı istiyor. Hayatının en güzel çağını bar köşelerinde her gün birbirinden pis ağız kokularını çekerek geçiren genç barmen, bulunduğumuz yerde yiyecek olarak yalnızca bira tabağı ve hamburger olduğunu söylüyor. Bu cevap ile tatmin olamayan fularlı adam homurdanarak bir şeyler geveliyor ve barmeni geri çeviriyor.

Göz göze gelmeyi beklerken yüzüme bakmadan yanıma gelen genç adam benden ne istediğimi soruyor. ''Fıçı bira'' dedikten sonra sallana sallana yanımdan ayrılıyor. Zor da olsa ceplerimden çıkarttığım ellerimle çantamı açıyorum. Her sabah 3-4 saatlik uykudan uyanmanın getirdiği odaklanma problemi ile haftalardır bitiremediğim kitabımı masanın üzerine koyuyorum. Kulağıma gelen uğultuları duymamak için birkaç dakika aynı satırı okuyorum. Göz ucuyla küfür ettiğim bir başka masadaki dört kız yüksek sesle birbirine sevgililerini çekiştirirken, içleri bomboş olan konuşma bulutlarını bir toplu iğne ile bir bir patlatmak istiyorum.

Biramın gelmesiyle henüz iki satırını zor okuyabildiğim kitabımı tekrar masaya bırakıyorum. Kocaman bir yudum alıyorum; içine su eklenmiş olsa da boğazımdan mideme dört nala koşan at sürüsü gibi soğuk bardağın içindeki baloncukları bulunmasından memnun olduğum yere gönderiyorum. İlk gençlik yıllarımdan beri ara sıra kendini gösteren bira göbeğimi keyifle tutuyorum. Çevremdekileri kestiremiyorum ama, bu durum beni rahatsız etmiyor; aksine onunla ara sıra övündüğüm bile oluyor. 

Masadaki kızların bir anda attığı çirkin kahkaha, üzerinde bir ileri bir geri gittiğim düşünce raylarında elektrik akımına kapılmama sebep oluyor. Dikkatlerini çekmek üzere öksürüyorum. İstemeden gülünç bir duruma düştüğümü hissediyorum. Bana bakıp kendi aralarında kıkırdamaya devam ediyorlar. ''Yazık, yalnız gelmiş.'' cümlesini aradan seçiyorum. Arka masadaki devrik çiftin öpüşmeyi kesip bana baktıklarını hissediyorum. İronik cümlelerden ilk darbe yiyişim değil bu neyse ki; bir başıma gitmekten hoşlandığım yerlerde etrafımı saran yalnız kalabalıkların yüzleşmekten korktuğu ne varsa hepsini sindirmişliğim var.

Yalnızlık öykümün henüz başındayken size tavsiyem gölgenizi sıkı tutun; çünkü bundan böyle geceleri uyumadan evvel size ''iyi geceler'' dileyecek başka kimseniz olmayacak.

Cansu Eraydın
Fotoğraf: Cansu Eraydın

26 Ocak 2015 Pazartesi

Özdemir Asaf'a İnat Yalnızlığı Paylaşmak

Günün ilk ışıkları vuruyor toz toz, perdenin geceden açık kalan arasından. Gözlerimi aralıyorum ve uykularında bile bana arkasını dönmediği yüzünün en güzel haline tebessüm ediyorum. Yüzümü onun yüzüne yaklaştırıyorum. Süt kokusu geliyor burnuma. Yanağına bir öpücük konuduruyorum fakat, uyanmasından korktuğum için kısa ve ani oluyor, bu. Tadına varamıyorum. Bir daha öpüyorum. Ve onsuz geçen zamana inat son bir kez daha. 
Terden yüzü nemlenmiş, saçları biraz ıslak; onlara dokunuyorum, çünkü her bir tel bana başka bir hikayesini anlatıyor. Araya düşen birkaç kır var -muhtemelen henüz farkında olmadığı kırlar. O görene kadar söylemeyi düşünmüyorum fakat, ben onu en çok o tellerden dinlemeyi seviyorum.

Etrafta göz gezdiriyorum; tutup pişirdiğimiz palamutların kılçıkları ve son paralarımızı birleştirip aldığımız Kulüp Rakısı'nın son damlaları kalan sofrada. Masa başına koyduğu gramafonda hala tiz bir sesle Zeki Müren çalıyor. Bir gece uykudan aynı anda sıçrayarak açık kalan televizyonda 70'lerden kalma bir konserini görüşümüz, ve gülümsemesi takılıyor aklıma.
Yerde bir yığın halinde içerideki kütüphanesinden okumak üzere getirdiği şiir kitapları duruyor; en son Yılmaz Erdoğan'da kalmış olmalıyız ki, hala yarı açık bir şekilde masanın baş köşesinde ''Kayıp Kentin Yakışıklısı'' gözüme çarpıyor.
Geceye dair konuşmalarımız canlanıyor gözümün önünde; masa başında iki sandalyede bir oraya bir buraya sallanan bir terazi gibi hayata karşı dengede tutma çabalarımız birbirimizi.
İlk defa elini tutarcasına sağ elimi sol eline kenetliyorum. Yeniden ona doğru dönüyorum. Uykunun en tatlı yerinde, midensindeki balıklara bile sakin bir deniz havası veriyor şimdi nefes alış verişleri.

Geleceğini bilseydim yine de haz duyar mıydım yalnızlığımdan, diye geçiriyorum aklımdan. Kolay olmuyor geçmişi anımsamak. Hatrımda kalan son ses anlamsız parçalar ve konusuz kitaplar; ardından şikayetçi olmamayı öğrendiğim aldatmacalar ve tutsaklıklar bütünü olan bir çerçevede yaşamaya zorlanışım. Akşamları bir başıma gittiğim sahilde uyuya kalışlarım, ve yere yatıp yıldızları çifter görüşlerim. Bu sahilin onu bana getireceğine inanmasaydım; bana ev olan kumsalı sevmekten vazgeçebilir miydim? Olabilir mi en büyük belirsizlik; yalnızlığı bir yaşam tarzı olarak benimseyip o yalnızlığı paylaşabilir kıvama gelebilmek?

İnsanoğlunun karşılıksız sevdada bulduğu ve vazgeçemediği acıyı, iki taraflı aşkta yaşadığı mutlulukla bir tutmak mümkün mü? Diyelim mümkün; o zaman üçüncü şahısları bu sevdaların hangisine dahil olup olmayacağını belirleyen ne? Mutsuzlukta hepimiz bir olabilirken mutluluğu paylaşmayı neredeyse olanaksız hale getiren yalnızca kıskançlık dürtüsü mü? Yoksa bunu altında yatan sevgisizlik, veya dostlar meclisinde üstü kapalı hırs savaşı mı?

Kendi kendime sorduğum sorulardan uzakta bir yerlerde yanımda gözlerini açan adama bakıyorum şimdi; iki kişilik yalnızlık derler ya hani, onu tanıdığımdan beri yaptığımız en güzel şey bu belki; Özdemir Asaf'a inat yalnızlığı paylaşmak.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Edip Cansever ve İkinci Yeni

Pazar Postası Dergisi'nin 27 Ocak 1957 tarihli söyleşisinde Edip Cansever'e: ''İkinci Yeni diye adlandırabileceğimiz şiiri, toplum sorunları açısından değerlendirenler ona ''faydasız şiir'' diyorlar. Bu şiir sizce faydasız mıdır? Faydalı ise bunu nasıl açıklarsınız?'' sorusu yöneltilmiştir. 

''Sorunuzu yanıtlamaya geçmeden önce, şu ''İkinci Yeni'' deyimini daha bir aydınlığa çıkarmak gerekiyor. Bu konuda konuşan, hatta tek başında konuşan M. Erdost. Yazdığı yazılarla ''İkinci Yeni''nin tutumunu, çıkış noktalarını tanımlamaya çalışıyor. Sözlerinin özeti şu olsa gerek: Ozan diyor, bir duyguya, bir düşünceye, bir konuya bağlanmaksızın kelimeler arasındaki olanakları deneyerek yeni bileşkelere varmalı. Modern resim, modern yontu, nakış, insana bir şeyler söylüyor mu? Hayır. O halde şiir de bu yolu tutmalı işte. Şiirin değeri okuyucunun çağrışım gücüne bağlı olmalı.
''Kendi izlenimlerime dayanarak söylüyorum, bizde ya çok iyi şiir okuyucusu var (ki sayıları çok az) ya da hiç yok. Türk halkının okuma yazma sorununun çözülmesi yanında, hiç değilse ortalama bir kültür düzeyinden geçmesini beklemek gerekir ki, bu da bu düzende olabilecek işlerden değil.
Ben bu sözlerin tartışmasına girecek değilim. Şu var ki, ''İkinci Yeni''yi güden ilkeler bunlarsa, örnek diye gösterilen şiirlerin de topluma bir fayda sağlayacağına inanmıyorum.''

Milliyet Sanat Dergisi'nin 5 Ocak 1973 günü çıkan sayısında, Cansever'e en beğendiği şairler sorulmuştur:

''En beğendikleriniz'' yerine, isterseniz ''en çok sevdikleriniz'' diyelim. İnsan belli bir yaştan sonra ister istemez sınırlandırıyor kendini. Onca iyi şair arasında birkaçı mutlu kılıyor sizi. Bu öteki sanat türlerinde de böyle. Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Cemal Süreya her zaman aradığım şairler...
''İkinci Yeni'' diye adlandırılan Turgut Uyar'la Cemal Süreya, şiirimize yepyeni boyutlar , yepyeni olanaklar getirmişler, yeni kuşak şairlerini etkiledikleri kadar, bir önceki kuşaktan kimi şairlere de katkıda bulunmuşlardır. Bu da olağan sayılmalıdır. Nitekim, Cahit Sıtkı da ''Garip'' akımından yararlanması, şiirine yeni değerler katmasını bilmiştir. Ahmet Muhip Dıranas, Batı şiirinden özümsedikleriyle ''modern'' şiirin babasıdır bence. Behçet Necatigil, küçük yaşantılarını büyük bir alanda sergilemiş, her kattan insanın, duygularının bir ötesine geçmesini sağlayacak kadar inceltebilmiştir şiirini. ''Kareler'' ve benzeri şiirleriyle, şiirini ''insansızlaştırma'' çabasından vazgeçemiyor son yıllarda.''

Haziran 1973 tarihinde Yeditepe Dergisi, Cansever'e Kemal Tahir üzerine düşünceleri sormuş, cevap olarak bu satırlara yer vermiştir:

''Ölen bir sanatçı olunca konuşmak güç. Kemal Tahir elbette seçkin bir sanatçıydı. Çok genel bir yargıyla ''entelektüalizm''in öncülerindendi. Fikir yapısı, vardığı sentez, sürekli tartışma konusu olmuştur. Çok üzüldüm, demek yetersiz kalıyor.''

Son olarak, Cumhuriyet Mecmuası'nın (13 Eylül 1975) yönelttiği soru ve Cansever'in cevabı, hiç kuşkusuz günümüz için de geçerliliğini koruyup, dikkate alınmalıdır: ''Şiir bizde okuyucusu bulunduğu kanısında mısınız? Okullarımızdaki edebiyat eğitimi bir şiir beğenisi oluşturmakta yeterli midir?'' sorusu üzerine:


Okullarımızdaki edebiyat eğitiminin bir şiir beğenisi oluşturması şurada dursun, kafalara Divan şiirini ya da bir takım kötü örnekleri doldura doldura (gerçekte doldurmaya doldurmaya), lise öğrenimini tamamlamış öğrencileri şiirden nefret ettiriyorlar.''

İkinci Yeni

İkinci Yeni, 1954 senesinden sonra filizlenmeye başlayan bir şiir hareketedir. Öncüleri Oktay Rıfat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ece Ayhan, Ülkü Tamer, Tevfik Akdağ, Yılmaz Gruda gibi şairlerdir. Harekete ''İkinci Yeni'' adını eleştirmen Muzaffer Erdost takmıştır; ve birçok yönüyle Garip akımına (Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat önderliğinde, diğer adıyla Birinci Yeni) tepki olarak doğmuştur.

İkinci Yeni, Garip akımına başkaldırır. Bu tutumun belli başlı özellikleri şöyledir;
  • İmgeye kapıları yeniden, ve sonuna kadar açmak.
  • Edebi sanatlara özgürlük tanımak.
  • Basitlik ve sadelikten ayrılmak.
  • Konuşma diline sırt çevirmek.
  • Halkın yaşamından ve kültüründen uzaklaşmak.
  • Konuyu, hikayeyi, olayı şiirden atmak, vb...


İkinci Yeni'yi baştan başa Garip akımına karşıt sanmak doğru olmaz. Çünkü, ayrışmalar dışında, bazı yakınlıklar da vardır. Örneğin;
  • Garip akımı gibi İkinci Yeni de Türk şiir geleneğiyle bağını koparır.
  • Her iki akımda da dizeci (mısracı) şiir'e karşı çıkılır.
  • Gözler Batı'ya, özellikle de Gerçeküstücü şairlere çevrilir.
  • Garip akımı da İkinci Yeni de ideolojik bağlanmaya yanaşmaz. 
  • Toplumsallık, sınıfsallık ve tarihsellik bilinci taşınmaz.
  • Biçime öncelik tanınır, içerik gereğince önemsenmez.
  • Her iki akımın da ''siyaset dışı'' kaldığı gözlemlenir.


İkinci Yeni'nin Başlıca Özellikleri

Garip akımına yakınlık/uzaklık dışında, İkinci Yeni'nin taşıdığı başlıca özellikler şunlardır:
  • Gelenekten kopma: içerik ve biçimce Türk şiir geleneğinden bağları koparmak.
  • Biçimciliğe kayma: şiirde anlamı, düşünceyi, demeci, konuyu, hikayeyi, tasviri önemsememek veya dışlamak.
  • Değiştirim: dilde değiştirimlere gitmek, soyut bir dile ulaşmaya çalışmak. Türkçe'nin yapısı zorlanır, sözdizimi bozulur, birbiriyle ilgisiz sözcükler yan yana getirilir, vb...
  • Karıştırım: duyuların ya da algıların birbirine karıştırılması, karşıt duyumlar ve imgeler arasında eşitlik kurulur, duyulardan birine ilişkin algılar ya da sıfatlar başka bir duyuya mal edilir, vb...
  • Özgür çağrışım: bir çağrışımdan, bir imgeden, bir dizeden ötekine atlanır; birlik ve uyumlarına bakılmaz.
  • Soyutlama: gerçekte birbirine bağlı nitelik veya nesnelerin tasarım yoluyla birbirinden ayrılması.
  • Anlamsızlık: anlamın geriye itilmesi veya atılması, bir şeyi doğrulamak, anlatmak, tasvir etmek gibi işlemlerden ayrılmak.
  • İmgeleme: imgenin anlamın önüne ya da yerine geçmesi, anlamdan önce gelmesi, şiirin en önemli öğelerinden sayılması.
  • Akıl dışına çıkma: mantığın ilkelerinin çiğnenmesi, düzenin yıkılması.
  • Güç anlaşılma: kapalı olmak, Garip akımının ''basitlik ve sadelik'' eğilimine bir tepki.
  • Okurdan uzaklaşma: şiirlerin okurlar için bir bilmece olarak kalması. 
  • Çevreden ayılma ve kaçış: ortak dilden, konuşma dilinden kaçılması, toplum ile bağların gevşetilmesi, ulusal çevreyle ilgilenilmemesi, siyasi olaylara uzak kalınması, cinselliğin daha ön planda olması, vb...


İkinci Yenilerin Ağzından

İkinci Yeni için şöyle söylüyor Muzaffer Erdost: ''... Bir şiir birşey söylerse, söylediği rastlansaldır. Yani ozan bir düşünceyi, bir duyguyu, bir olayı anlatmak için mısra kurmaya gitmez. Kelimeleri alır, onlardan mısrasını kurar. (...) Çünkü bu şiirin amacı birşey söylemek değil, kendisini kurmaktır. (...) İkinci Yeni birşey anlatmaz, birşey söylemez...''

İlhan Berk'in dediği ise şu: ''İkinci Yeni öyküye, hele yakalanabilen öyküye tam karşıttır. İkinci Yeni'nin anlamdan anladığı: Bir anlamsızlıktan anlamadır. (...) En önemli özelliklerinden biri de soyut bir şiir anlayışıdır. Bunu konuşma diline karşı bir dil diye de tanımlayabiliriz. Düzyazının ilkeleri olan: Betim, anlam, demeç, düşün gibi ilkelere karşıdır. İkinci Yeni kapalı bir şiirdir; anlatılmayan şiirden yanadır.'' (Berk sonradan görüşünü değiştirmiş, bu ilkelerden çoğunun tersini savunmuştur.)


18 Ocak 2015 Pazar

Bir Adam Düştü Galata Kulesi'nden




19'uncu yüzyıldan kalma bir meyhanede doğurmuş babam beni; gözümü açar açmaz yuvarlanıvermişim kırık bir rakı bardağına. Buz atmışlar üzerime lezzet katsın diye, ve kana kana içmiş sakallı adamlar bir masadaki gazetenin üstünde.

Aranızdaki haydut benim, geceleri inleyen benim sesim. 

Deniz görmemiş benim babam; ve öpmemiş bir kızı Çamlıca tepesinde. Avlusundaki su birikintisinde, taş sektirmişliği var birkaç kere.

Ayak izlerim yoktur benim, Galata'ya çıkar rüyanıza girerim.
Sustuğunuz gecelerden bir vakit belki, kabus olmaktan vazgeçerim.

Martıların seslendiği şehirde, çarpan poyraz gibi şimdi yüzlerde; siz de seziyor olmalısınız kıskançlığı, kılcal damarlarınızdaki kesikte.

Doyumsuzluğunuzu nasıl alırdınız,
Anasona kurabiye banar mıydınız?

An'lardan anı yaparken can yakan hicazcılar, Galata Kulesi'nden bakmayı bildi mi bu şehre; ve Vedat'ın ölümünden ne kaldı bize, Ümit Yaşar'ın yazdığı son şiirde?

Galata'dan bırakırken kendimi
- aklımda bir tek annemin düşüncesi-

Ölmek yasak mıydı kadere bağlı geçip giden bir nefese? On yedi buz da eridiğine göre, dönüyorum ben de geldiğim yere.


(Ümit Yaşar Oğuzcan'ın Oğlu Vedat Oğuzcan'ın Anısına)

16 Ocak 2015 Cuma

Oltaya Takılan Rüya


Başıma bir denizanası yapışmış, o kıyıdan bu kıyıya sürüklüyor sert bir balıkçı eli bedenimi. Daha fazla su yutarsam nefesimin kesileceğini biliyorum; ancak son kez söz almalıyım balıklar meclisinde.  

Yanımdaki şişede bir derin mazi getirdim 1953'ün en hazin gecesinden; ay, denizi parlattığında yine yaşar mı mors alfabesi batan denizaltı ile birlikte? 

Sudan çıkartılan vücudumla birleşmiş yosun parçaları bana değen ellerin eseri değil oysa ki. Rakı sofrasında kurumadan evvel kaygan bir balık değil midir hayatın belirtisi?
 Sana vaktinde gelebilmek istedim bunca dalganın içinde, ancak güneş çoktan batmış olmalı şimdi flaması indirilen soğuk amiral gemisinin direğinde.

Hangi kıtaya ayak bastıysam sana dair hatıralar buldum kıyıda köşede; sarhoş olup şarkılar söyledik, deniz yıldızlarıyla kokunun izinde.
Ilık bir yaz sabahı Küba'da; kemirdiğim bir şeker kamışının ortasında beliriverdi tadın, ve de buz tutmuş bir kar tanesiydin bir başka vakit, Notre-Dame'ın penceresinde. 

Hangi denize yelken açtıysam bildim göğüs germeyi dalgalara, çünkü bir tayfanın avucuna doğru doğmuş kaderim, elinde tuttuğun pusulada. 

Yorgun bir deniz kaplumbağasının çaresizliği içinde soruyorum artık kendime; köpekbalığından kaçıp yırtık bir oltaya teslim olmak kaç balığın kaderinde? Ve son nefesimi verirken ben de, artık onlar gibi esir miyim bir balıkçının nasırlı ellerinde?

Bir Denizcinin İdamı


İftiranın adını koymak için çırpınan dilleriyle ıslatıveriyorlar bedenimi. Bana taktıkları sıfatların beynimde çağrıştırdıklarını tepetaklak seyrederken bile sözlerini işitmeye cesaret edemiyorum.

İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az, o parmaklarla yüzüme tokat atabilecek kadar çokmuş göremediklerim. Yumruk yemekten kapanmak üzere olan gözkapaklarımı açıp, zevkle karşımda dikilen karanlık yüzleri anlamaya çalışıyorum; her biri birbirini çağrıştıran robotik hareketlerle hükmümü okuyorlar. Hakkımda atılan her bir iftiranın peşinden şiddetle sürüklenirken, baygınlığım beni bir amfitiyatrodaki seyircilerin hayvansı dürtülerinin arasına götürüyor.

Herkes kan görmek ister, ve ölümünü seyretmek bir savaşçının. / Çünkü bir savaşçı ne kadar güçlüyse, öldürme arzusu o kadar çoktur onu alkışlayanın.

Açıyorum gözlerimi, loş ışığın altındaki suratları tanımam biraz zaman alıyor. Beni bir adalet terazisinin üzerinde bir yukarı bir aşağı sallayanların en yakınımdakiler olduğunu farkediyorum.

Gereği düşünülmüş... Ben, Sanık 8075 için; beraatimi değil, idamımı istiyorlar.

Beraber büyüdüğüm adamlardan beni seven kadınlara kadar herkesin imzası olan bu karar bir çırpıda okunuveriyor. Gözlerimden yaşlar bir bir akarken / çünkü zaferleriyle bilinen adamlar da ağlayabilmeli / görüyorum beni delip geçen karara tebessüm eden yüzlerdeki memnuniyet dolu bakışları.

Ne beni, ne de geçmişimi uğurlamaya geliniyor idam koltuğuna; kaygılar ve yalanlar arasında gidip gelen dostlarımın, önlerinden geçişimi seyrettiklerini anımsıyorum oysa. Haksız galibiyetlerindeki bu sessizliği bırakıyorum doğmamış çocuklarıma; bendeki onlara, ve onlardaki bensizliğe yakışacak tek miras olarak, bir deniz uğruna.

Çoğunun yüzünü unuttum büsbütün;
Yalnız, çok ince, çok uzun bir burundur aklımda kalan,
Halbuki kaç kere karşıma oturup dizildiler.
Bir tek kaygıları vardı, hakkımda hüküm okunurken;
Heybetli olmak.
De-ğil-di-ler.


11 Ocak 2015 Pazar

Venüs'e En Yakın Gezegen

Kalbim pimi çekilmiş bir el bombası gibi, Venüs'e en yakın gezegeni arıyorum zihnimin kaygan yokuşunda. Geçiyorum her birinizin karanlık gölgesinden - dayanıyor gibiyim gözlerinizin altındaki morluklara - ve sormadan bir adım daha ileri atmıyorum; devam ediyor mu kahkahalarınız bir asker selamında zorla yan yana dizilen beş parmak tadında?

Ne kadar da içtensiniz yazdıklarınızda veya ne kadar doğru, öptüğünüz yabancı izlerle mayın döşenmiş şarap kokulu dudaklarda? Sahi, hangi dili konuşuyorsunuz siz arka bahçede bir kaplumbağanın sert kabuğunun üzerinde sevişirken? Mutsuzluğu kendinize rütbe mi bellediniz ki yükseliyorsunuz kadeh tokuşturdukça?

Kanlı bir düelloya davet eder bakışlarınızın ortasında duruyor çocukluğum. Yargılıyorsunuz ve sırt çeviriyorsunuz büyümenin de büyümeden ölmenin de kader deyip geçildiği bir dünyada.

Yağmur başladı, şimdi en güzel vaktidir şiir yazmanın mikroskobik parmaklarla. Kalem, defter, elimde ne varsa hepsini bırakıyorum arkamda. Harflerden kurduğum sofraya son kez davet ediyorum eldivensiz dokunamadığınız parmaklarımla.

Size kusursuz bir resmi geçit göstermek isterdim kuşkusuz - askerlerimi pataklayacağınızı bile bile - şimdi karşınızda oturmuş bakıyorum boyalı gözlerinize. Neydi size siyahı huy edinmeyi sevdiren, mavinin hükmettiği bu koca sahilde?

Kalemim de defterim de sizin olsun, aklım bana yettikçe - farketmiyorsunuz fakat - kar yağıyor Venüs'e en yakın gezegene, kapalı kapılar harbinde.



29 Aralık 2014 Pazartesi

Kedi


pencereden bakan kediyi bir pazar günü yedim,
oysa pazartesi günü, okula götürecektim.
salıları uyanmadan çarşambaya geçerim,
-ki bilen bilir o gün, ben hep siyah giyerim.
sulu kar geldi çattı, perşembeyi pırtlattı,
penceremin camları böylelikle açıldı.
cumaları her daim merve'lere gideriz,
çünkü biz türk kızları, işimizi biliriz.
cumartesi akşamı hepimiz çok iyiyiz,
kederi reklam yapar, edip cansever söyleriz.
işte geldi çattı bir pazar günü daha,
yine bana gözüktü, işkembe kokulu bir hafta.


Rumelihisarı, Aralık 2014

9 Aralık 2014 Salı

Küba

''Hayatta daima gerçekleri savun! Takdir eden olmasa bile, vicdanına hesap vermekten kurtulursun.'', demişti dünya üzerinde sosyalist devrimci hareketlerin sembolü haline gelen Che Guevara.
Devrim Meydanı

Yurt dışı demenin zor olduğu bir ülkeydi Küba.

Uzun, çok uzun bir uçak yolculuğu beni bekliyordu.

Çoğunluğun Che Guevara'yı, politik kişiliği ve devrimci karakteri üzerine pek bir fikri olmadan; onun tişörtlerini, rozetlerini ve posterlerini bir alışveriş kültürü olarak kullanmayı seven bir toplumdan geliyordum.

Çok okuyan bir insan da olsanız, şüphe yoktur ki hiçbir kitap bir şehri veya tarihi bir kahramanı yerinde görmek kadar etkileyici olamaz.

Hele ki mevzu bahis Küba, ve devrim kokan sokakları ise...

Havana

Başkent Havana'da bulunan José Martí Havaala'ına iner inmez, serin İstanbul'dan getirdiğim ceketimi üzerimden atıp yoğun nem ve sıcak hava ile karşılaşmanın şaşkınlığı ve keyfi bir anda bütün vücudumu sarıverdi.

Öncesinde rehberimiz, ardından kısa sürede yakın arkadaşım olan Fidel'in bizden daha güzel konuştuğu türkçesiyle, ilkbahar aylarında 200 km hıza ulaşan kasırgalarıyla meşhur şehrin deniz kenarındaki oteline eşyalarımızı attık, ve kendimizi içinde şeker, deterjan ve Rom’dan başka pek bir şey bulunmayan büyük bir alışveriş merkezinde bulduk.

Her katında birbirinden farklı müziklerle küçük şovlar sergileyen mutlu kadınlar ve hallerinden pek memnun adamlar, ve belki tüm çocukluğu boyunca elinde tek bir futbol topu ile yetinmeyi bilen, çıplak ayaklarla oradan oraya koşuşturan küçük erkek çocuklarıydı ilk gözüme çarpan.

İçinden ''Guantanamera'' sesleri yükselen bir Küba barı
Havana, uzun yıllar İspanyolların sömürgesi olarak kalmıştı. Bu nedenle, sokaklarında İspanyol esintisinin yanı sıra baskı ve yasaklar altındaki Küba halkının, özellikle de yerden tavana kadar uzanan balkon demirleri olan evlerini gördükçe, o evlerde yaşamış kadınların sessiz çığlıklarını her köşe başında duyumsamak mümkündü.

Şehrin bu kasvetli tarihi özelliğinin yanı sıra, Havana için ''müzik cenneti'' tanımını kullanmak sanırım çok uygun olacaktır. 

Sabah kahvaltısından hemen sonra başlayan müzik, Küba'da yeni günün ilk ışıklarına kadar hiç durmadan devam eder.

Bir akşamınızı Buena Vista Social Club'e ayırın. Zira, 1940'larda ünlü müzisyenlerin arasında temeli atılıp, uzun yıllar müzikseverlerin kulaklarındaki pası silmeyi başaran bu topluluğun üyeleri artık çok yaşlı. Elinizi çabuk tutun...

Atatürk büstü
Küba denince akla gelen bir diğer gelenek ise purodur. Hatta, bir efsaneden hareketle, ''Küba'da puroları güzel kadınlar bacaklarında sararak yaparlar'', denir. 

Size kötü bir haberim var. Bu efsaneyi çürütmek için şehir dışında bulunan bir puro fabrikasına gidip, yapım aşamalarını kendi gözlerinizle görmenizi tavsiye ederim; orada uzun bacaklı güzel kızları değil, devasa elleri olan, yapılı ve ciddi suratlı adamları görmek çoğunuzu hayal kırıklığına uğratacaktır.

1994 senesinde, Linea Caddesi üzerinde yapılan Atatürk büstü, ve önündeki plakette ''PATRI O MORTA'', türkçesi ile ''YA İSTİKLAL YA ÖLÜM'' yazısı dikkat çekici.

Hiç kuşkusuz ki; inkılap ve devrimciliği ile yalnız kendi ülkesine değil, tüm dünya milletlerine de babalık yapan Mustafa Kemal Atatürk'ün fikirlerinin ve dehasının ne kadar benimsendiğine en iyi örnekler arasında; Che Guevara'nın Bolivya'da yakalanıp öldürülmesinden sonra sırt çantasından çıkan Atatürk'ün Büyük Nutuk'u sayılabilir.

Santa Clara 

Havana’dan Santa Clara’ya ulaşmak için yaklaşık 6 saatlik bir otobüs yolculuğu geçirdik. Saat başı bir yerde durup kahve ve şeker kamışlarını tükettikten sonra, 1689 yılında kurulan Santa Clara şehrine geldik. Küba Devrimi'nde önemli bir yeri bulunan bu şehir, aynı zamanda, Ernesto Che Guevera'nın mezarının bulunduğu yer.

Che Guevara Mozolesi önünde...
Nakaratıyla dünyaca tanınan, Che için yazılan Hasta
Siempre'de (Sonsuza Kadar), Santa Clara'dan bahsedilmiş:

Tu mano glorioso y fuerte ‘’Şanlı ve güçlü elin’’
Sobre la historia dispara ‘’Tarihe ateş açar’’
Cuando todo Santa Clara ‘’Bütün Santa Clara’’
Se despierta para verte ‘’Seni görmek için uyandığında’’

Şehre vardığımızda Che Guevara Mozolesi’ni ziyaret ettik. Che, ve onun 1967 yılında Bolivya'daki çalışmaları sırasında öldürülen 16 savaşçı arkadaşı ile altında yattığı anıtın içerisi hepimize hüzün katmıştı.

Her bir anıt mezar için duvara 16 adet gül yerleştirilmiş, duvarın tam ortasında ise Che’nin yattığı bölüm oluşturulmuştu.

Hayat görüşü ne olursa olsun, büyük bir devrimcinin fikir ve silah arkadaşlarının arasına gömülmesi herkesi duygulandıracak bir idealdi.

Ernesto’nun doktor önlüğünden gerilla üniformasına; silahlarından kitaplarına kadar herşeyin sergilendiği müzeyi boğazım düğüm düğüm gezerken; bu düşünce adamının CIA tarafından tanınmamak adına geçirdiği fiziksel değişimi net bir şekilde gösteren fotoğrafı rehberimiz Fidel karşımıza çıkardığında, hiçbirimizin onu tanıyamamasına şaşırmamak gerekirdi; ancak düşman güçlüydü, ve Che için ölüm kaçınılmaz olacaktı.

Che Guevara'dan bu kadar bahsetmişken, büyük devrimci Fidel Castro'ya değinmeden geçmek olmaz; Batista diktatörlüğünü yıkmak amacıyla, silah arkadaşları beraberinde düzenlediği baskından sonra tutuklanıp 16 sene hapise çarptırılan Castro'nun ''Sayın yargıç siz beni mahkûm edin! Tarih beni haklı çıkaracaktır!'' sözü ile ünlenmesi, hayatının geri kalanında, nasıl bir yol izleyeceğinin kalıpları olmuş düşüncesindeyim.

Küba’da devrim yapılmış, silahla yürütülen mücadelenin ekonomik atak safhasına geçme gereği doğmuştur. Devlet bakanlıklarına ve ekonomik gidişata ilişkin toplantıda Fidel kürsüden:

"Ekonomiyi düzeltmeliyiz, kaynakları etkin kullanmalıyız", yönünde söylev verirken, "Aranızda iyi bir ekonomist var mıdır?", der.

Koca salonda bir tek Che'nin eli havadadır.

Fidel bunun üzerinde Che’ye: "Senin ekonomiden anladığını bilmiyordum"der.

Che, tarihi yanıtını verir: "Ben senin, aranızda iyi bir komünist var mı, dediğini sanmıştım..."

(Burada püf nokta İspanyolca'da "economista" ile "comunista" arasındaki okunuş benzerliğidir.)

Bir başka hatıra ise, Meksika'da, Castro ile Che'in bir dostlarının evinde yediği yemek sonrasında aralarında geçen sohbettir.

Fidel Castro ve Che Guevara bir aradalar
Konu şudur; Castro, Küba'da devrim yapmak istediklerini anlatır.

Castro: "Ernesto, Şimdi benimle Kübaya gelip devrimi yapacak mısın?"

Ernesto: "Sen biraz delisin! Devrimi yapacağız halkı kurtaracağız."

(Birbirlerine bakıp gülerler)

Castro: "Evet Ernesto, cevabını bekliyorum "

Ernesto: "Tamam geleceğim ama bir şartım var; Küba'dan sonra Bütün Latin Amerikada sonrada dünyada yapacağız bu devrimi!"

Castro (Gülümseyerek): "Ben biraz deliyim; fakat dostum, sen zır delisin!"

Trinidad

Hatıralar içerisinde boğulmadan, Havana ve Santa Clara'nın ardından son durağımız olan Trinidad'a dair birkaç kelam edelim.

Tur rehberimiz Fidel Tapanes ile...
Trinidad 1514 yılında kurulmuş, ve yüzyıllar süresince çok iyi muhafaza edildiği için Unesco tarafından koruma altına alınmış.

Rehberimiz Fidel'in şehre varır varmaz; ''Trinidad sokaklarının her biri ötekine benzer. Arnavut kaldırımları ve çıkmaz sokakları, savaş yıllarında düşman ordunun askerleri yollarını kaybedip hedeflerine ulaşamasınlar diye planlanarak inşa edilmiş.'', diyerek gruptan kopmamanın önemini bize söylemişti.

Hava diğer günlere göre daha kapalı, ve aniden bastıran sağanak yağmur, tropikal iklimin tadına bakmamız için kaçınılmaz bir fırsattı.

Yan masadaki Trinidad güzeli
Trinidad'a gelir gelmez gruptan ayrılıp kendimi rastgele bir kafeye attım. Küba müzikleri eşliğinde Mojito'mu yudumlarken, yine sağanak başladı. 

Otele dönüp kendimi güvenceye almaktansa, orada oturup tarihin ve doğanın tadını çıkartmayı seçtim. Parmaklarımı Havana'dan almış olduğum ikinci el Küba tarihi kitabımın üzerinde gezdirirken, kendi ülkemden bu kadar uzakta olmama rağmen kendimi İstanbul'da bu kadar iyi hissetmediğimi düşündüm. 

Bunun sebebi belki o anda baskı ve faşizme boyun eğmeyen bir halkın içinde olmamdı, belki bir tarihi figüre bu kadar yakından bakıp ona bir adım yaklaşabilmekti, belki de yalnızca kendimle başbaşa kalabilme şansıydı.

Kalktıktan sonra her ne kadar 2 saat yolumu bulamayıp, yüzyıllar önce şehre gelen düşman askerler gibi vakit kaybetsem de, bastığım her bir taşın üzerinde artık benim de anılarım var.